Categories
Kant Saf Aklın Eleştirisi

Kant, KrV (Saf Aklın Eleştirisi) Transzendental Estetik § 1, 2 ve 3: Uzay (Raum) Üzerine | § Ders 4

Bugün “Transzendental Estetik”in başlangıç kısmı ve “Uzay Üzerine” konuşacağız. Transzendental Estetik’in ilk kısmı (§ 1.) son derece açık bir biçimde, Transzendental Estetik içerisinde ve sonraki kısımlarda sözgelimi Transzendental Mantık içerisinde işimize yarayacak kavramların içeriği sermekte. Kant burada, üzerine konuştuğu pek çok kavramın tanımı vermekte; “Uzay Üzerine” ve “Zaman Üzerine” başlıklı kısımlar içerisinde üzerine ayrıntıda konuştuğu şeylerin temelini atmakta.

Transzendental Estetik’in ilk kısmının ( § 1.) hemen ilk tümcesine bakalım. Bu ilk tümce açıklıkla serilirse, geri kalan kısımlar da bizim için olabildiğince açık hale gelecek.

“Bir bilgi (Erkenntnis) nesnelere hangi tarzda ve hangi araçla bağlanırsa bağlansın; yine de, bilginin, onun aracılığıyla nesnelere dolaysız bağlandığı ve araç olarak her düşünmenin hedeflediği şey görüdür (Anschauung).”

Kant, KrV, A 19 | B 33

İlkin şu dikkatimizi çekmekte: “bilgi nesnelere bağlanıyor”. Şu açık: zihinden hareketle nesneye doğru gidiliyor. Kant’ın bakışı “nesneden zihne” değil, “zihinden nesneye” doğru. Demek ki zihinde bir “bilgi” ya da bir zihin kurgulaması (Erkenntnis/Cognitio) var ve bu “bilgi” ya da zihin kurgulaması “nesnelere bağlanıyor”. Kant bilginin kurulmasını, nesneden hareketle zihinde kurulan yapılarla ve alışıldık bir sıralamaya göre anlatmamakta. “Bilgi nesnelere hangi tarzda ve hangi araçla bağlanırsa bağlansın…”: “hangi tarzda”? Yani ister a priori bağlansın, ister a posteriori bağlansın; ister deneyimden ve duyumsamadan bağımsız olarak bağlansın, ister deneyimden hareketle bağlansın…”Hangi araçla”? Yani ister Anlama Yetisi (Verstand) ile bağlansın, ister Yargı Gücü (Urteilskraft) ister Akıl (Vernunft) ile bağlansın “tam da işte onun aracılığıyla bunlara (nesnelere) bilginin dolaysızca bağlandığı şey görüdür (Anschauung).” (ibid.) Bir bilgi ya da zihin kurgulaması, nesnelere ancak bir şey aracılığıyla bağlanabiliyorsa, kendisi kendi başına, dolaysız biçimde, nesnelere bağlanamamaktadır demektir. Nitekim bir şey aracılığıyla nesnelere dolaysız bağlanabiliyorsa, kendisi kendi başına dolaysız bağlanamıyor, dolaylı bağlanıyordur; arada başka bir şey olduğunda ancak nesnelere ulaşabiliyordur. Demek ki bilginin nesnelere bağlanması bizde yalınkat dolaysızca olmuyor. Peki “araç olarak düşünce” ne demek? Düşünce araçtır (Mittel). Neyin aracı? Sapasağlam bir bilgi (Erkenntnis) kurmanın aracı. Kant’ın “Transzendental Mantık” içerisinde verdiği pek çok örnekte, düşünmenin araç olmaklığı son derece açık: kalıp olarak, kendi başına ele alınan bir düşünme, diyesim belli türden materie‘sine henüz iye olmayan bir düşünme olabilir. Ne ki, ne zaman bu kalıp olan düşünme, bir şeyi düşünür ve ortaya bir şey koyar, o zaman asıl amaçlanan şeye erişilmiş olunur. Amaç bilginin kendisidir; düşünce (logos, legein) ise araçtır. “Her düşünme” de “araç olarak” bir şeyi hedefler, ona doğru gider.

Kant’a göre, düşünmenin (denken) üç ayrı tarzı (modus) vardır (Bkz. KrV, A 75 | B 100 Kant’ın dip notu) ve biz bunları üç ayrı düşünme yetisi üzerinden yakalarız. Üç ayrı düşünme yetisinin düşünmeleri farklı tarzda düşünmelerdir. Örneğin Anlama Yetisinin (Verstand) son derece kendine özgü ve sınırlı bir düşünmesi vardır. Anlama Yetisi, olanın öyle olduğunu söyler. Öte yandan Yargıgücünün (Urteilskraft) düşünmesi Anlama Yetisinden farklıdır. Yargıgücü, Anlama Yetisinin ortaya koyduğu önermelerden hareketle, bunları temel (Grund) alarak ve bunların üzerine basarak, bir ya da birden çok sonuç (Folge) çıkartır. Düşünmenin üçüncü modus‘unu biz Akıl (Vernunft) denilen yeti içerisinde bulmaktayız. “Akıl, a priori bilginin ilkelerini”; sapasağlam ilkeleri, yasaları “kişinin eline veren yetidir.” (KrV, A 11 | B 24) Bu yeti aracılığıyla biz “niçin?” sorusunu sorarız ve belli türden çıkarımlar (Schlüsse) ortaya koyarız. İmdi düşünme, ister Anlama Yetisinin düşünmesi olsun, ister Yargıgücünün düşünmesi olsun, ister Aklın düşünmesi olsun araçtır. Amaç ise sapasağlam bir bilgi kurmaktır, düşünmenin kendisi değildir. “Araç olarak her düşünmenin, kendisini hedeflediği şey Görüdür (Anschauung).” Görü bir tasarımdır (Vorstellung). Zihnin içerisinde farklı türden tasarımlar vardır ve her şeyden önce şunu belirtmek gerekir: insan olabilen varolanların zihni tasarımlamaya yetili bir zihindir (Vorstellungsfähigkeit); o, farklı yetileri (Vermögen/Facultas) bakımından farklı tasarımlar ortaya koyabilir. Görü sözcüğü İngilizce çevirilerde [Kant’ın da kullandığı] Latince karşılığından hareketle intuition (intuitio) olarak karşılanmakta. Intuitio hiçbir biçimde “sezgi” demeye gelmemektedir. Intuitio, bakmak, görmek demeye geliyor. Anschauung/intuitio temelde iki biçimde söylenir: 1. görülen şey olarak “görü”; 2. bakmaya yarayan şey, “bakmalık”. Bizde her bilgi ya da zihin kurgulaması (Erkenntnis) doğrudan, nesnelerin kendilerine bağlanamamakta, nesnelerin tasarımlarına yani görülerine bağlanmakta. Nesnelerin kendileri burada şeylerin kendileri (Dinge an sich) demeye geliyor. Şeylerin kendileri, Kant’ın varolmaklıklarını zihine bağlamadığı nesnelerdir. Bunların olduğunu söylemek zorunlu. Şey (Ding) demek, “var” demektir. Ding (şey) kendisine ilişkin, positiv olarak, varolduğundan başka bir şey söyleyemeyeceğimiz bir şeydir. Buradaki “an sich” (İngilizce çevirisi ile “in itself”) vurgusu “ohne Sinnlichkeit” (=duyumsama yetisinden bağımsız) demeye gelmekte. Burada Kant Ding (şey) ve Ding an sich (şeyin kendisi) diye iki ayrı şeyden söz etmemektedir. Şeyin kendisi (Ding an sich), Duyumsama Yetimizi (Sinnlichkeit) ve onun etkilenerek kurduğu tasarımları, dahası genel olarak tasarımlama-yetililiğini (Vorstellungsfähigkeit) bir kenara bıraktığımızda, bizi etkileyen her ne ise, yalıtık biçimde ona işaret eder. Zihnimden ayrı bir şey olduğunu nasıl yakalıyorum? Yanıt: Etkilenim (Affektion) ve “tasarımların alımı” (Rezeptivität) sayesinde. Alım Yetisi, Duyumsamayı da içerisinde barındıran, geniş bir kavram. Bizdeki bize özgü alım yetisinin adı Duyumsama (Sinnlichkeit). Bizde duyumsama tarzında bir alım söz konusu. O halde, zihinden ayrı (“dışında” değil!) diye düşünebileceğim kimi şeyler var ve bunlar beni etkiliyor. Geçtiğimiz derste, felsefe tarihindeki zihin soruşturmalarında sıklıkla tutulan yolu “ürünler”, “etkinlikler” ve “olanaklılıklar/yetiler” diye belirlemiştik. O halde onun üzerinden etkilendiğimi yakaladığım bir tür ürün olması gerek. Bu ürün ise duyumdur (Empfindung). Duyumsama denilen Alım, bizde beş (5) farklı tarzda söz konusu olur: görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma. Bu etkinliklerden hareketle kurulan tasarımlara duyum (Empfindung) diyor Kant.

O halde bilgi nesnelere yani şeylerin kendilerine dolaylı olarak, bunların tasarımları üzerinden bağlanıyor. Bizde her düşünme hep tasarımlara yöneliyor; nesnenin kendisine yönelmeğe kalktığında ise (nitekim buna girişebilir, bir sınırlama yok) bilgimiz genişlemez (synthesis) ama biz genişlediği yanılgısı (Schein) içerisinde olabiliriz. Eğer nesnelere ilişkin sağlam bir şey söylemek istiyorsak, bunların kendilerine değil de tasarımlarına (Repraesentatio: kimi şeylerin yerine benim zihnimde duran ve beliren şey) yönelmemiz gerek. Metinde karşımıza çıkan bir sonraki tümce de bu söylediklerimizi destekler tarzda:

“Ne ki bizde bu (bilginin nesnelere bunların tasarımları aracılığıyla bağlanması) ancak ve ancak nesne verildikte olur.” (KrV, A 19 | B 33) Nesnenin verilmesi? Nesne duyumsama yetisi içerisinde bir tasarım olarak kurulur ve düşünülebilmesi için Anlama Yetisine (Verstand) verilir. O halde ilkin şu açık: bizde bilgi şeylerin kendilerine değil bunların tasarımlarına yani bunlardan hareketle bizde kurulması olanaklı olan biricik yapıya bağlanıyor. Ne ki, bilginin bu tasarımlara bağlanabilmesi için bu tasarımların kurulmuş olması gerek. Bu nasıl oluyor? “Biz insanlarda bu (nesnenin verilmesi) ancak ve ancak şöyle olanaklıdır: nesnelerin kendileri bizim zihnimizi belli bir tarzda etkiledikte.” (ibid.) Nesnenin kendisi bizi bir tarzda etkilemezse, bir Affektion söz konusu değilse bizde tasarımlar olarak duyumsananlar kurulmaz. Tasarımlar olarak duyumsananlara Aristoteles pathos, David Hume ise impression diyordu. Kant da bu berikini kendi dilindeki karşılığı (Eindruck) ile kullanmakta.

Demek ki, nesnenin kendisi beni etkileyebiliyor; benim de ondan bir tarzda etkilenebilmek olanağım var. Bu etkilenmek, duyumsamak tarzında bir etkilenmektir. Duyumsamak, salt bir maruz kalmak demeye gelmez. Ben etkilendiğimde, kendi yapımca bir ürün ortaya koyarım. Benim yapım hem duyumsama hem de öteki yetiler bakımından sınırlı bir yapı. İşte ben bu sınırlı yapımla, bu etkilenimi işliyorum ve bir ürün ortaya koyuyorum. Bu ürün, izlenim (Eindruck) ya da -Kant’ın kendi özel terminus‘u ile- duyumdur (Empfindung). Nesnelerden etkilendikte kurduğumuz şey duyumdur.

Takip eden tümcede Kant, bizdeki Alım Yetisiden (Rezeptivität) yani Duyumsama (Sinnlichkeit) denilen yetilikten (Fähigkeit) söz ediyor ve ekliyor: “O halde, duyumsama aracılığıyla bize nesneler verilir.” Nesnenin “biz”e verildiği vurgusu son derece temel. Nesne bize yani kendi “Ben”imize, onu düşünelim diye veriliyor. Kant bu düşünebilen “Ben”den (Ich) daha sonra ayrıntıda söz edecek. Dahası “…sadece ve sadece duyumsama yetisi bize Görüler sağlar.” Bizde yalnızca duyumsama yetisi aracılığıyla görü (intuitus/Anschauung) kurulabilir. Bu türden bir görüye Kant duyumsama yetisine ait görü (sinnliche Anschauung/sensible intuition) diyor. Sinnliche/sensible Anschauung/intuition, duyumsama yetisinin kurduğu, duyumsama yetisine ilişkin, duyumsama yetisinden çıkan görü demek. Eğer görünün sinnlich/sensible olanı varsa, böyle olmayanı da var demektir. Bizim kuramayacağımız, bizim yapımız için söz konusu olamayacak bir Görü (Anschauung/intuitus) türü var. Ne ki biz düşüncede, böyle bir görünün de olanaklı olduğunu (bizim için olanaklı olmasa bile) söyleyebiliyoruz. Bu Görüye Kant intellektuelle Anschauung diyor. Intellektuel burada “intellectus’a ait” demeye gelmekte. Nitekim bu beriki görü, Anlama Yetisi yani intellectus‘un ürünü. Ne ki insan olabilen varolanlar olarak bizim intellectus‘umuz bu türden (intellektuel) bir görü oluşturamamakta. Bizdeki Anlama Yetisinin, görü ortaya koyamaması diyesim onun “görememesi ama düşünmesi” şu demeye gelmekte: biz düşüneceğimiz nesneyi kendimiz yaratamıyoruz. Zihnimizden ayrı olduğunu düşündüğümüz şeyler (Dinge) bizi etkiledikte ve bizde nesne Duyumsama Yetisi (Sinnlichkeit) aracılığıyla verildikte, biz düşünecek nesne bulabiliriz. Üzerine düşüneceği nesneyi de kendisi yapan, yaratan; kendi Görüsü kendi poiesis‘i olan bir varolan, belki de bir Urwesen (kök-varolan) olabilir; Tanrı intellectus‘u bu tarzda iş görebilir. Ne ki insan olabilen varolanlar bu şekilde iş görmemekte ve onlar için intellektuel diyesim Anlama Yetisinden çıkan bir Görü söz konusu olmamakta. Bizde, Duyumsama ve Düşünme iki farklı temel yetiye işaret etmekte ve ancak bu iki temel olanaklılık bir araya geldikte, bizde bir şey asıl anlamda düşünülmekte ve ortaya bilgi (Erkenntnis) koyulmakta.

Metine geri dönelim: “O halde Duyumsama Yetisi aracılığıyla bize nesneler verilir ve yalnızca Duyumsama Yetisi bize görüleri sağlar; ama bu Görüler, Anlama Yetisi aracılığıyla düşünülürler ve Anlama Yetisinden kavramlar çıkar.” (KrV, A 19 | B 33) “Anlama Yetisinden kavramlar çıkar”? Burada Anlama Yetisinin kurduğu empirik ya da duyumsama-yetisine-ilişkin (sinnlich) kavramlardan (ötekine örnek “arı”, berikine örnek “üçgen”, “çember”) söz edilmekte. Anlama Yetisi saf ve transzendental kavramların da “doğum yeri”dir (Geburtsort) ne ki metnin bu kısmında, genel olarak Görüleri düşünen Anlama Yetisinin ortaya koyduğu kavramlardan söz edilmekte. Dolayısıyla bu kavramlar transzendental ve saf olamaz. Anlama Yetisi tıpkı Duyumsama Yetisi gibi, tasarımlama yetililiğine (Vorstellungsfähigkeit) iyedir. Ne ki onun kendine özgü tasarımları Görü (Anschauung) değil Kavramlardır (Begriffe). Kavram ve Görü arasında son derece temel bir fark var. Kant conceptus üzerine konuşurken son derece sıkı ayırımlara gitmekte ve kendisinden önceki düşünürlerin, sözgelimi Locke ve Hume’un kullanımlarını oldukça inceltmekte. Hume, Locke’un son derece geniş idea kullanımını bunun içerisinden impressions‘ı (izlenimler) ayırarak bir ölçüde daraltmış olsa bile (nitekim Locke zihin ürünü olan hemen her tasarlamaya “ide” diyordu), bu inceltme Kant için yeterli görünmüyor. Kant’ın kavrama ilişkin getirdiği kimi ayırımlardan daha önce söz ettiydik. Burada bunların kısaca üzerinden geçelim: conceptus communis, notio, Aklın özel kavramları olarak ideler vd. Yine bu farklı türden kavramların kurulmasında, zihnin farklı türden iş görme biçimleri var. Kant bunları da Kritik adlı yapıtlarında ele almakta.

Genel olarak kavramın (Begriff) ise Görüden (Anschauung) son derece sıkı bir biçimde ayrıldığını görmekteyiz. Hem kavram hem de görü birer tasarım (Vorstellung). Her ikisi de hem empirik hem de saf (duyumsamadan ve deneyimden tamamen bağımsız) olabilir. Saf (rein) bir sıfat olarak, zarf olan a priori‘den farklı tarzda, belli ögeler için söylenir. Bunların aralarındaki temel fark nedir? Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: bu iki cognitio (zihin yapıntısı) farklı yetilerden (Vermögen/Facultas) ortaya çıkmakta. Görülerin yeri Duyumsama Yetisi (Sinnlichkeit), sıkı anlamda kavramlarınki ise Anlama Yetisidir (Verstand). Kavram hep bir sınırlılık imler. Bir kavramdan, bu kavram nice yüklü ya da ne kadar çokkatlı (mannigfaltig) bir kavram olursa olsun, sınırlı sayıda alt-kavram çıkar. Kavramlar içerikleri bakımından hep synthetiktir. Görüler ise kavramlar gibi bir sınırlılık içermemekte. Her ikisi de tasarım olmalarına rağmen, kavramlardan sınırlı sayıda alt-kavram çıkar Görü için ise durum epey farklıdır. Görü öyle bir çokkatlılığa (Mannigfaltigkeit) iyedir ki ondan sınırsız sayıda kavram çıkabilir. Görünün kendisinden kavram syntezlemek mümkün. Görünün bir tasarım olarak sınırsızlığı, sınırsız sayıda sınırlı tasarım yani kavram kurmağa olanak verir. Saf görülerden (reine Anschauungen) hareketle kimi sınırlandırmalarla/ daraltmalarla (Einschränkungen) kavram ortaya koyulabilir. Bir kavramı, ideyi, bir conceptus communis‘i, notio‘yu, karşılaştırma içeren kavramları kurmanın farklı yolları vardır. Saf görülerin üzerine basarak kavram oluşturmak, son derece özel bir kavram yapmağa işaret eder. Bu, sözgelimi bir conceptus communis ya da notio oluşturmaktan son derece farklıdır. Bu türden yani saf Görülerden kavram oluşturma işini biz ilkin geometri denilen alanın temel kavramlarında yakalamaktayız. Nitekim geometrinin temel kavramları, saf olarak zihinde bulunan ve saf bir kullanımı olan uzay (Raum) görüsünden hareketle oluşturulmaktadır. Bunların nasıl kurulduğundan ileride ayrıntıda söz edeceğiz. Burada Kavram ile Görünün bu apaçık farklılığına işaret etmekle yetinelim. Kavramlar sınırlılık imler ve her kavramın bir kuralı vardır. Anlama Yetisi aracılığıyla kurulan bir kavramın kuralı, bir felsefeci tarafından, Akıl (Vernunft) aracılığıyla, felsefece apaçık serilebilir. Bir kavramın kuralı örtük bir tarzda, adeta “kör” bir işlemle kurulur. Bir saf görünün kavramınkine benzer bir sınırlılığı yoktur. Saf görülerden hareketle sınırsız sayıda yan ya da alt-tasarım (Teilvorstellung) kurmak mümkün. Saf görülerden hareketle kurulan bu tasarımlar kimi öteki bilgi alanlarının temelini de oluşturmakta.

Zihne bir analysis yapıldığında ortaya çıkan ögeler acaba 1. Felsefenin (ya da “Metafizik”in) işine yarayacak mı? II. Öteki bilgi alanlarının işine zaten yaramakta mı? Zihnin içerisinde ne gibi saf ögeler var? Kant Matematiğin bize bilgimizi genişletmede, bunu a priori yapmada, hatta bu işi ögelerine varasıya, deneyimden ve duyumsamadan bağımsız (rein/saf) kotarmada “parıldayan bir örnek” sunduğunu söylemekte. (A 5 | B 8) Peki matematikçi bunu nasıl yapabiliyor? Onun apodeiksis‘i (tanıtlaması) yani bir yerden hareketle apaçık serdiği sonuç önermeleri nasıl bu denli sağlamlık ve kesinlik içerebiliyor? Yanıt: Çünkü saf matematiğin kökü zihnin içerisinde; onun en temel nesneleri duyumsamadan ve deneyimden bağımsız olarak zihinde kuruluyor. Geometrinin ve aritmetiğin ondan beslendiği alan sınırsız bir alandır. Nitekim bunların temelinde saf görüler (reine Anschauungen) vardır ve görü “içerisinden sınırsız sayıda kavram çıkartabileceğimiz bir tasarımdır” (B 40). Saf görüden hareketle çok farklı tasarımlar kurmak ve bunların özelliklerini tanıtlamak mümkün.

Empirik olan, zihnin içerisindedir.

Metine geri dönelim. Kant B 34 ve devamında duyumdan (Empfindung) söz ediyor. Duyum, “bir nesnenin biz bundan etkilendikçe, tasarımlama yetisi üzerindeki etkisidir” (A 20). Kant bu tanımın hemen peşi sıra “empirik görü” ile “Görünüş” üzerine de konuşmakta. “Nesneye duyum aracılığıyla bağlanan Görü empiriktir. Empirik bir Görünün belirli olmayan nesnesine ise Görünüş (Erscheinung) denir. Görünüşlerin içerisindeki bu duyum dediğim şey ise Görünüşlerin materie‘sidir.” (ibid.) Materie içerik demek. Görünüşlerin hem bir içeriği hem de bir kalıbı (Form) var. Materie ve Form Kant’ın Ortaçağdan, Ortaçağın da Aristoteles’ten içini boşaltarak aldığı bir kurma. Ortaçağ, Aristoteles’in hyle ve eidos‘unu, materie ve forma olarak karşılarken bu kavramların Aristotelesçe belirlenmiş içeriklerini olduğunu gibi bunlardan ayıklamıştı. Heidegger de Ursprung des Kunstwerkes (Sanat Eserinin Kökeni) başlıklı metninde buna dikkat çekiyor. Heidegger hyle ve eidos‘un Antikçağdan Ortaçağa taşınırken, Greklerin bu kavramlara kendi Existenz‘lerinden hareketle yükledikleri şeyin tamamen ortadan kaldırıldığını haklılıkla söylemekte. Bu hiçbir zaman gelişigüzel bir çeviri çalışması değildir. Kant’ın da Ortaçağdan aldığı ve upuygun kullanımını soruşturduğu pek çok kavram var ve onun Materie ve Form kavramlarını kullanımı da düpedüz ortaçağcadır. Bizim kurduğumuz tasarımlar olarak Görünüşlerde (Erscheinungen) içerik (materie) duyumdur (Empfindung) ve bu, tasarımlarımızın empirik kısmıdır. Empirik ne demeye gelir? Her şeyden önce, empirik zihnin dışında olan bir şey değildir. Empirik olan, zihnin içerisindedir. “Empirik” zihnin içerisinde olan ama zihnin kendisinden hareketle ve kendi başına kuramadığı bir şey demeye gelir. Zihnin, kurabilmek için kendisinden başka bir şeyin onu bir biçimde etkilemesine ihtiyaç duyduğu şey empiriktir. Burada, empirik olanı, farklı alanlardaki önermelerini sınamada bir kriterion (ölçüt) olarak gören kişilerin bu iş görme biçimlerine ilişkin örtük bir eleştiri karşımıza çıkıyor. Nitekim bunların zihinden ayrı diye düşündükleri ve tam da bu özelliğinden ötürü önermelerinin içeriğine ölçüt diye aldıkları bu “empirik olan”, zihinden başka bir yerde değildir ve bir tasarımdır (Vorstellung). O halde empirik olan, zihnimde ise, zihnimdeki önermeyi empirik olanla karşılaştırmam ve sınamam, zihnimdeki bir şeyi yine zihnimdeki başka bir öge ise sınamam demeye gelecektir. Zihnimdeki bir cognitio‘nun zihnimdeki başka bir cognitio‘ya ölçüt diye alınıp alınamayacağı (sözgelimi Duyumsama Yetisinin ürünleri Anlama Yetisinin ürünleri için ölçüt olabilir mi sorusu) ise başka bir soruşturmanın konusudur.

O halde duyum (Empfindung), Görünüşlerin (Erscheinungen) içerisindeki empirik olana işaret etmekte. Dahası duyum Görünüşlerin içeriğidir (materie). Duyum (Empfindung) bizim zihnimizin salt kendisinden hareketle ve kendi başına kurabileceği bir şey değil. Duyumun kurulabilmesi için bizim şeylerden etkilenmemiz gerek (affizieren). Bu etkilenme beş tarzda gerçekleşmekte: görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma. Bu etkilenimlerin sonuçları ise herhangi bir renk, bir ses, koku, tat ve dokunma duyumsaması ile yakaladığımız karşıt çiftleridir. Ne ki bu beş duyunun içeriği, diyesim duyum (Empfindung), zihinde serbest dolanımda değildir. Zihinde kendi başına, ayrık bir ses, bir renk (sözgelimi hiçbir nesneye bağlı diye tasarlanamayan bir ses; hiçbir şeye yüklenmeyen, ayrı başına bir kırmızı görüsü) yoktur. Duyum yani Görünüşlerin içeriği (materie) hep bir nesneye yüklenir tarzda tasarlanır ve böyle görülür. O halde Görünüşlerin içerisinde bu türden empirik bir çokkatlılık (Mannigfaltigkeit) yakaladığımızı söylemek zorunlu. Empirik çokkatlılığı, içerisindeki farklı uğraklar bakımından ayrıştırmak saf bir çok katlılığa bunu yapmaktan daha kolaydır. Nitekim farklı duyuların, bunların ortaya koyduğu duyumların dahası bir duyumun farklı sonuçlarının (sözgelimi farklı renklerin, farklı seslerin) izi Görünüşlerde kolaylıkla sürülebilir. Ne ki görünüşlerin içerisinde sadece bunlara içerik (materie) diye tasarlanan bir empirik çokkatlılığı değil ayrıca bunlara kalıp (Form) diye düşünülen bir saf (rein) çokkatlılığı yakalamaktayız. “Farklı farklı duyumlar belli bir biçimde düzenlensin diye” orada olan, yani Duyumsama Yetisinin içinde olan bir şey vardır. “Görünüşlerin çokkatlılığı belli ilişkiler içerisinde düzenlensin, belli ilişkiler içerisine girsin diye” (A 20 | B 34) biz Görünüşlerin içerisine başka bir şey daha koymaktayız. Nitekim duyumsama yetisinin içeriği ve ürünleri yalnızca duyum ve bunun çokkatlılığından ibaret değildir. Biz bu empirik çokkatlılığı yani duyumun çokkatlılığını belli ilişkiler içerisinde bir düzene sokuyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz? Yanıt: bunları kalıplar (Formen) altına getirerek. Bu kalıplar yine Duyumsama Yetisinin (Sinnlichkeit) içerisindedir; bunların kullanımı ise Kurgulama/İmgeleme Yetisine (Einbildungkraft) bağlıdır. Kurgulama Yetisi olarak Einbildungkraft ya da Imaginatio inşa eden, kuran (einbilden) bir yetidir ve Görünüşlerin Görünüşler olarak kurulumu büyük ölçüde buna bağlıdır. Demek ki empirik çokkatlılık belli ilişkiler içerisine getirilsin ve bir düzene girsin diye zihnimizdeki kalıp [kurgulama yetisi aracılığıyla] devreye girmekte. Peki sonuç olarak ortaya çıkan şey nedir? Yanıt: Duyumsama Yetisinin ürünleri olarak Görünüşler ya da empirik Görüler (empirische Anschauungen). Görünüş, Kant’a göre iki biçimde söylenir: bunlardan biri dışa ilişkin Görünüşler (äußere Erscheinungen) diğeri ise kendi durumum ve kendi Ben’im ile ilgili olan “iç Görünüşler”dir (innere Erscheinungen). Bunlardan iç Görünüşler uzay ile kalıplanmaz dolayısıyla “içime baktığımda uzay görülmez” (B 37 | A 23). Uzay dışa ilişkin görülerin (äußere Anschauungen) kalıbıdır. Dışa ilişkin diye kurduğum bu tasarımlar, şu türden ilişkileri içerir: iç-dış, sağ-sol, kuzey-güney-doğu-batı, alt-üst. Bu ilişkilerin tamamı uzaydan ötürüdür. O halde ilkin şunu söylemek gerekiyor: kurduğumuz bu Görünüşlerin içerisinde -ki bu Görünüşler birer ürün olarak zihnimizdedir ve “dışa ilişkin görü” ile biz aslında zihnimizdeki bir Cognitio‘ya bakmaktayız- 1. kendi başımıza, salt kendimizden hareketle kuramayacağımız bir empirik içerik (materie) vardır; II. etkilendiğimizde kullandığımız ama etkilenerek kurmadığımız kalıplar (Formen) vardır. Peki biz etkilendiğimizde ne olmakta? Kalıp (form) bir biçimde (yani Kurgulama Yetisi aracılığıyla) içerik (materie) ile bir araya gelmekte. İçerik empiriktir, kalıp (form) ise saftır. Ya da Kant’ın kendi sözcükleri ile belirtirsek: “…bizde tüm Görünüşün içeriği yalnızca a posteriori verilidir; bunun kalıbı ise zihinde onun için a priori hazır duruyor olmalıdır ve o halde tüm duyumdan bağımsız ve yalıtık olarak incelenebilir” (ibid.). O halde Görünüşlerin içerisinde bir saf kısım var, demek ki etrafımızda baktığımızda yakaladığımız nesnelerin bütünüyle empirik olduğunu söyleyemeyiz. Ne ki bir şeyin içerisinde empirik bir şey karışırsa -o şeyin içerisinde saf ögeler olsa bile- bir ürün olarak o şey empirik olmakta. Görünüşlerin içerisindeki bu saf kısım sayesinde geometri diye bir alandan yani sapasağlam bir bilgi alanından (reine Wissenschaft) söz edebiliyoruz. Geometri, nesneleri saf kurulan, tanıtlamaları a priori kotarılan ve bilgimizi genişleten (synthesis-synthetik) bir alandır.

Burada ayrıntıda üzerine konuşmağa çalıştığımız saf çokkatlılık (das reine Mannigfaltige) kalıp (Form) ile aynı şey demeğe gelmez. Görünüşlerin içerisinde kalıp (Form) olduğunu yukarıda da belirttik. Ne ki bu kalıp –produktiv Kurgulama Yetisi (Einbildungskraft) aracılığıyla, içerik (Materie) ile bir araya geldiğinde yani bu yeti içeriği kalıba kalıbı da içeriğe yedirdiğinde- Form artık başka bir şey haline gelmekte. İşte buna das Mannigfaltige (Çokkatlılık) diyoruz. Dolayısıyla, ilkin Kurgulama Yetisinin, uzay kalıbının altına getirdiği farklı duyumlar (Empfindungen) ile, karşımıza bir saf çok katlılık olarak uzayın çokkatlılığı çıkmakta. Bu kalıp altına getirme işi bir birleştirmedir, bir synthesis‘tir; gelişigüzel bir bir araya getirme, bir yığma ve bir yığın (aggregatum) oluşturma asla değildir. Kurgulama Yetisinin (Einbildungkskraft) bu saf produktiv kullanımı ile ortaya çıkan saf çokkatlılık tam da nedir? Yanıt: biçimler (Gestalten), büyüklük (Größe) ve yer kaplama (extensio). Burada karşımıza üçboyutluluğa iye, yer kaplayan tasarımlar çıkar. Peki, herhangi bir nesnenin materie‘sinin diyesim duyumun nereye kadar uzanacağı, bir nesnenin ne kadar yer kaplayacağını belirleyen şey nedir? Yanıt: Affektion‘un şiddeti. Farklı Affektion‘ların farklı şiddetleri vardır. Bir Affektion‘un şiddeti artabilen ya da eksilebilen, diyesim intensiv bir büyüklüğe iyedir. Bir Affektion, Uzay kalıbı ile kalıplandığında ortaya yayılımlı bir nesne çıkar. Burada duyumun içeriği, sözgelimi renk, sertlik-yumuşaklık, sıcaklık-soğukluk, ıslaklık-kuruluk Görünüşler alanında, bu alanı oluşturacak tarzda, yayılabileceği kadar yayılır. Nesne nereye kadar yayılabiliyorsa oraya kadar yayıldığında (burada belirleyici olan Affektion’un şiddetidir) ortaya nesnenin biçimi (Gestalt) ve büyüklüğü (Größe) çıkar.

Dolayısıyla Kant, bizim üçboyutlu görebilme (anschauen) olanağımıza “uzay” (Raum) demekte. Uzay denilen bakma kalıbı aracılığıyla, nesneleri yayılan şeyler olarak görebilmekteyiz. Biz bu tarzda, nesneleri tasarımlar olarak (bir noktadan üç yere doğru yayılabilen diyesim üç Dimension‘a iye nesneler olarak) kurduğumuzda, diyesim Affektion‘ları kalıplamağa devam ettikçe, kimi ilişkiler de ortaya çıkmakta. Bu ilişkiler şöyle sayılabilir: altında-üzerinde, yanında, ötesinde-berisinde, sağında-solunda vd. Bu ilişkiler uzay kalıbının sonucudur, ne ki bunlar uzayın kendisi değildir. Uzay bizim bakma kalıbımızdır (Anschauungsform). Uzay kullanıldığında ise yine kendisi değil, onun a priori ortaya koyulan saf çokkatlılığı karşımıza çıkar. Dolayısıyla saf olan uzay ile empirik olan duyum (Empfindung), Kurgulama Yetisi aracılığıyla bir araya getirildiğinde ortaya hem saf hem de empirik çokkatlılığa iye olan Görünüşler (Erscheinungen) çıkar. Bundan ötürü, Görünüşlerin hem saf hem de empirik kısımlarından söz ediyoruz. Form ile çokkatlılığın (das Mannigfaltige) aynı şey olmadıklarının da altını çizdik. Çokkatlılık hem empirik hem de saf olarak söz konusudur, bunu da belirttik. Empirik çokkatlılık beş duyunun içeriğidir; saf çokkatlılık ise biçimler, büyüklükler ve yer kaplamadır.

A 20 | B 35’te Kant bize “saf tasarım”ın da ne olduğunu söylemekte: “içerisinde duyuma (Empfindung) ait olan hiçbir şeyin bulunmadığı her tasarım (transzendental anlamda) saftır.” Duyumsama Yetisi içerisinde bulunan ve dışa ilişkin duyumun onun altına getirildiği kalıp da saftır yani duyumsamadan ve deneyimden tamamen bağımsızdır. İşte bu kalıp uzaydır (Raum). Yine duyumsama yetisinin içerisinde olan ama dışa ilişkin değil, içe ilişkin her tasarımın onun altına getirildiği kalıp ise zamandır (Zeit). “Zaman dışarıda görülemez, Uzay da bizim içimizde olan bir şey olarak görülemez.” (A 23 | B 37) Zaman da saf bir bakma kalıbıdır (reine Anschauung). Bu saf kalıplar sayesinde “[g]örünüşlerin tüm çokkatlılığına, belli ilişkiler içerisinde bakılır.” (ibid.)

Kant’ın, Görünüşlerin içerisinde saf bir kısımın yani saf bir çokkatlılığın olduğu yollu savı Felsefe Tarihinin hemen hemen başlangıcında karşımıza çıkan son derece temel bir soruya da yanıt olarak düşünülebilir. Görünüşlerin Uzaydan ötürü olan kısmı saftır. Geometrici bir kağıda ya da tahtaya bir çember çizdiğinde, bu yaptığı iş, Görünüşlerin içerisindeki saf kısmı kullanmaktır. Elbette burada saf kısım kendi başına görülmemektedir ve ona hep empirik kısım da eşlik etmektedir. Ne ki geometrici rengi zorunlulukla kullansa bile, çizerken ortaya çıkarttığı, synthezlediği biçim saf bir üründür. O halde Geometrici empirik olanın içerisindeki saf kısmı kullandığından, yaptığı işin kesinliği zarar görmez. Burada Platon’un Felsefe dışındaki öteki bilgi alanlarında işaret ettiği temel bir soruna, ortaya atılmasından 2200 yıl sonra bir yanıt getirildiğini görmekteyiz. Platon, Politeia (Yönetim Biçimi) adlı yapıtının altıncı kitabının son kısmındaki “Bölünmüş Çizgi” analogia‘sında geometri, hesaplama ve diğer bilgi alanlarında iş görenlerin iş görme biçimlerine ilişkin temel eleştiriler getiriyordu. Bunlardan ilkine göre, öteki bilgi alanlarında çalışanlar, Felsefe alanında çalışanların aksine “üzerine konuştukları nesnelerin hesabını, ne kendilerine ne de başkalarına verirler” (Platon, Politeia, 510 C-E) Bu kişiler kendilerine soruşturma nesnesi edindikleri şeylerin yapısını sıkı kavramış değillerdir. Sözgelimi çember nedir, üçgen nedir, açı nedir, tek nedir, çift nedir bunu bilmezler. Bu nesnelere ilişkin üzerine ayrıntıda düşünülmemiş ve sınanmamış bir tanıma yani bir hypothesis‘e iyedirler. Araştırmalarının altına yerleştirdikleri bu sınanmamış tanımlar bu kişilerin sapasağlam bir soruşturma kurmasına engeldir. Kant’ın biçemi ile ifade edildikte, bunlar Vernunft (Akıl) ile kendilerine bakılmış nesneler değillerdir. Platon’un ikinci eleştirisi ise özel olarak geometria denilen alanda iş gören kişilere yöneliktir. Geometrinin nesnelerine baktığımızda bu nesnelerin noeton (düşünülen) olduğunu yakalarız. Platon bu düşünülen şeylerin, duyumsama alanında ayrı başına varolduğunu düşünmüyordu. Ona göre çemberin kendisi, üçgenin kendisi zihinden ayrı diye düşünülemezdi. Duyumsama alanında görülenlere (horata) baktığımızda ise, burada çembere benzeyen ya da üçgene benzeyen kimi şeyler bulmak olanaklı idi, ne ki çemberin kendisi “düşünmeden başka hiçbir yerde bulunmayan” bir nesne olarak karşımıza çıkıyordu. Dolayısıyla geometriciler çemberin kendisi üzerine akıl yürütmek ve hesaplama yapmak isterken, çembere benzer bir şeyi çizip, soruşturmalarını görülenler alanındaki bu “benzerler” (eikones) üzerinden yürütmektedirler. (Platon eikones (benzerler) sözcüğünü “Bölünmüş Çizgi”nin birinci ve üçüncü kısımlarında kullanmakta.) Görülenler alanında çemberin ve üçgenin yalnızca benzerleri vardır. Geometrici bir kağıda ya da tahtaya bir çember ya da bir üçgen çizmekle ve hesaplamasını bu çizdiği çember ya da üçgen üzerinden yürütmekle, araştırmasını ve araştırma nesnesini başka bir alana taşımakta. Görülenler alanına taşınan çember ya da üçgen artık “çemberin kendisi” ya da “üçgenin kendisi” değildir yalnızca bir benzeridir.

Platon, “Bölünmüş Çizgi”

Platon burada temel bir dert görmekte, nitekim bu alan kaydırması soruşturmanın sağlamlığını zedelemekte. Onun yakaladığı ve işaret ettiği bu soruna, Kant -doğrudan olmasa da- apaçık bir yanıt veriyor. Kant geometricinin nesnelerini bir kağıda ya da tahtaya çizmesinde, geometricinin işini zedeleyecek bir yan olmadığını, aksine geometricinin işini kotarabilmesinin ve sapasağlam kotarabilmesinin tek yolunun bu olduğunu göstermekte. Nitekim geometricinin nesneleri saf bir bakma kalıbı olan uzaydan hareketle kurulur. Kant’a göre zihinde mükemmel bir üçgen olarak “üçgenin kendisi” görülemez. “Üçgenin kendisi” zihinde bir kurala ve kavrama işaret eder ne ki zihinde bir resim (Bild) olarak görülemez (Bkz. KrV, B 180 | A 141) çünkü bu kuralın altına düşen pek çok görü vardır (Örn.: ikizkenar üçgen, eşkenar üçgen, çokkenar üçgen). O halde “üçgenin kendisi” tek tek üçgen görülerinin onun altına getirilebileceği bir kural ve bir kavramdır. Görünüşlerin saf kısmı yani saf çokkatlılık, geometricinin hesaplamasını yaparken kullandığı alandır ve o, nesnelerini kurmak için ve nesnelerinin ayırdına varmak için, bu alanı kullanmak durumundadır. Dolayısıyla onun Görünüşler alanına gitmesi, yaptığı işin sağlamlığını zedelemez. Onun upuygun nesneleri zaten bu alandadır. Ne ki o, Görünüşlerin içerisindeki empirik olan kısımla değil saf kısım ile iş görmektedir. Üçgen, Platon’un da ifade ettiği gibi görülen bir kavramdır, bir düşünce ürünüdür (horomenon eidos) (Bkz. Politeia, 510d-e).

Burada son olarak Uzayın alt-kavramlarından (Teilvorstellungen) bahsetmek istiyorum. Kant Transzendental Estetik‘in “Uzay Üzerine” kısmına yapıtın B basımında getirdiği bölümlemede ve başlıklarda, uzaydan “kavram (Begriff) olarak söz etmekte, ne ki başlığın altında bizi uzayın bir kavram olmadığı ve görü (Anschauung) konusunda uyarmakta. İlkin, bu başlık koymada ve içerikte çelişen bir şey olmadığını ve Kant’ın titizliğini hiçbir biçimde yitirmediğini söylemek gerekiyor. Başlıkları atan yeti, bu yapıtın onun aracılığıyla yazıldığı “Akıl”dır (Vernunft) ve Akıl, uzay denilen görüyü bir kavram olarak ele alabilir; neliğini sorgulayabilir. Ne ki uzay yapısı gereği, ontik olarak bir kavram değildir; bir görüdür. Uzay bir kavram değildir, kavram hep bir kural ve bir sınırlılık imler. Bir kavramdan sınırsız sayıda kavram çıkartmak olanaklı değildir. Ne ki bir Görüden hareketle bu yapılabilir (Bkz. B 40). Bir tasarım olarak görünün (Anschauung) çokkatlılığı, kavram (Begriff) denilen tasarımın çokkatlılığından farklıdır. Beriki sınırlı, öteki sınırsız bir çokkatlılığa işaret eder.

Genel Uzay Kavramları

Yine aynı kısımda (“Uzay Üzerine”) Kant, bu kavramın “Metafizik” ve “Transzendental” Açıklamalarından (Expositio, Erörterung) bahsediyor. “Bir kavramı, kendisinden hareketle synthetik a priori Bilgiler çıkabilecek bir Prinzip (başlangıç) olarak seren açıklama” transzendental bir açıklamadır (B 40). Demek ki, Uzay kavramını kendisinden sapasağlam ve yeni bilgiler ortaya koyabileceğim bir kavram olarak seriyorsam, bu ona ilişkin “transzendental açıklama” getirdiğimi imler. Burada Kant’ın uzay kavramını geometri için bir Prinzip (başlangıç) olarak koyması ve uzaydan hareketle bu alanda bilgimizin sağlam (a priori) genişlediğini göstermesi, bu transzendental açıklamanın içeriğini oluşturmakta. Uzay görüsünü synthezlediğimizde ondan sınırsız sayıda alt-tasarım ortaya çıkmakta. Ne ki bir kavramın yalnızca kendisinden hareketle bir synthesis ortaya koymak olanaklı değildir. Ancak bir kavramın yanına bir kavram getirirsek synthesis yapabiliriz. Bir kavramın salt kendisinden hareketle bir şey synthezlenemez, olsa olsa o kavram analysis ile bölünür, deşilir ve onun içerisindeki çokkatlılık apaçık serilir. Ama saf Görüden sözgelimi Uzaydan hareketle pek çok şey synthezlenebilir. Geometrinin nesneleri (üçgen, çember, vd.) buna örnektir. Kant geometrinin, üç boyutluluğun tüm “özelliklerini synthetik ve a priori olarak belirleyen” alan olduğunu söylemekte (ibid.) Dahası bu alan “apodeiktik” iş görmekte yani bu alandaki önermelerinin zorunluluğu yakalanmakta (ibid.). Dahası, uzay görüsünden hareketle, her biri bir sınırlılık imleyen “genel uzay kavramları” çıkmakta. Sözgelimi “geometrik uzay”, “Eukleides uzayı”, “uzam”, “gökyüzü” (aither, celestial space), Newton’un “relativ uzay”ı. Bunlar saf görüden çıkarttığımız alt-tasarımlardır. Elbette Newton’un genel uzay tasarımı Kant için son derece problemli bir tasarımdır. Newton’a göre uzay, diyesim mutlak anlamda uzay (absolute space), tüm yer kaplayan nesnelerin yer kaplaması için varolması zorunlu diye düşünülen ama duyumsamaya çarpmayan bir res‘tir (şey/Ding) (Krş. Isaac Newton, Principia Mathematica Philosophiae Naturalis, Scholium). Newton, uzay ve zamana ilişkin soruşturmasına başlarken açık bir tarzda bu kavramları tanımlamak ihtiyacı duymadığını belirtiyor. Nitekim ona göre bunlar “herkesçe bilinirdir, açıktır”. Burada bilim insanın iş görme tarzı ile felsefecinin iş görme tarzı arasındaki temel ayırım apaçık karşımıza çıkmakta. Yukarıda, Platon’un felsefe dışındaki diğer bilgi alanlarının bu iş görme tarzına getirdiği eleştiriyi ele aldıydık. Yineleyelim: öteki bilgi alanlarında çalışanlar, Felsefe alanında çalışanların aksine “üzerine konuştukları nesnelerin hesabını, ne kendilerine ne de başkalarına verirler” ve sanki bunlar “herkes için açıkmış gibi” iş görürler. Newton’un Principia‘nın Scholium kısmında yaptığı iş buna tipik bir örnektir.

Newton’un mutlak anlamda varolan uzayı Kant için içinde çelişki barındıran bir kavram. Kant’a göre, şeylerin kendilerine (Dinge an sich) gidildikte Uzay (Raum) hiçbir şeydir (Nichts) (B 44 | A 28). Uzay bir bakma kalıbıdır, bakmaya yarayan bir şeydir, bir “bakmalık”tır (Anschauung). Buna göre, şeylerin kendilerinde uzay var demek onların da bu bakma kalıbına iye olduğunu ve dolayısıyla onların da görebileceğini imler. Biz kendi olanaklılığımızdan hareketle, şeylerin kendilerine –per analogiam- bu kalıbı yükleyemeyiz (A 27). Bizim subjektiv yani özneye ait koşulumuz (Bedingung) bir kenara koyuldukta ve şeylerin kendilerine gidildikte, bunların nasıl şeyler olduğunu söyleyemeyiz.

Kant A 26 | B 42 ve devamında uzayın transzendental Idealität‘inden ve empirik realitesinden söz etmekte. Uzay, Newton’un sözünü ettiği gibi mutlak anlamda varolan bir şey (res) değildir, zihinden ayrı olan bir şey değildir. Transzendental olarak bakıldıkta, biz uzayın zihinde bir “ide” olduğunu görüyoruz. Bu şu demeye gelir: o salt bir zihin ürünüdür. Dolayısıyla bu transzendental bakış bize uzayın [son derece geniş anlamda kullanıldıkta] ide-olmaklığını (Idealität) göstermekte. Peki a priori kullanılan ve saf bir bakma kalıbı olan uzayın “empirik realitesi” olması ne demek? Uzayın empirik realitesi var demek, uzay empirik olanın kurulmasında söz konusu olan bir res‘tir demektir. Empirik olan da zihnimizin içinde olan bir şeydir. Empirik olan, zihnimizde ise, empirik realite’ye iye olan uzay, zihnimizin içindeki bu empirik olanı kurarken karşımıza çıkan bir şeydir. Uzayın zihinden ayrı bir realitesi yoktur. Uzay, Newton’ın sözünü ettiği gibi bir şey (Ding) diyesim mutlak anlamda varolan ama Duyumsama Yetimize çarpmayan bir şey değildir. Bu türden bir uzay tasarımının Kant için son derece problemli olduğunu yinelemek gerekiyor.

Categories
Kant Saf Aklın Eleştirisi

Kant, KrV (Saf Aklın Eleştirisi), Transzendental Estetik: Zaman (Zeit) Üzerine | § Ders 5

“Zaman akmaz, aksine onda, değişebilir olanın varolması akar.”

Kant, KrV (Saf Aklın Eleştirisi) A 144

Geçtiğimiz derste Uzay (Raum) üzerine konuştuyduk. “Uzay Üzerine” ve “Zaman Üzerine” başlığı ile iki bölüm, Saf Aklın Eleştirisi başlıklı bu yapıtta, Transzendental Estetik kısmı içerisinde birbiri peşi sıra gelmekte. Uzay üzerine konuşmadan önce genel olarak Transzendental Estetik’ten bahsettik ve Transzendental Estetik’in “Giriş” kısmı üzerine konuştuk. Bu berikinde Kant temel kavramlardan söz etmekte ve kimi tanımları sermekte. Giriş kısmında yaptığı temel belirlemelerden sonra ise sırasıyla “Uzay Üzerine” ve “Zaman Üzerine” konuşmakta. Öteki üzerine, yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçtiğimiz ders ayrıntıda konuştuk.

Aslında Kant “Uzay Üzerine” başlığını atıp bu “kavram”a ilişkin belirlemelerini sermeye başladığında, hemen ilk paragrafta, üçüncü tümcede zamandan ve “iç duyudan” (innerer Sinn) da bahsediyor. Burada Kant bu kavramlara ilişkin, felsefece en temel soruyu da sormakta:

“İmdi Uzay ile Zaman nedir? Bunlar ayrı başına varolanlar mı? Yoksa bunlar şeylere ilişkin, bunlara bakılmasa bile bunlarda bulunan belirlemeler ya da ilişkiler mi? Ya da bunlar, yalnızca görünün kalıbına ve diyesim kendisinden bağımsız, bu yüklemlerin hiçbir şeye iliştirilemeyeceği zihnimizin, özneye özgü biraraya gelmesine tutunan ilişkiler mi?”

Kant, KrV, A 23| B 37

“Uzay ile Zaman ayrı başına varolanlar mı?” Yani bunlar Newton’ın sözünü ettiği gibi, bizim zihnimizden ayrı, mutlak anlamda varolan şeyler mi? Bizim zihnimizden ayrı Uzay ya da Zaman var mı? “Matematiksel bir Doğa araştırması” yürüten Newton’un Uzay ile Zaman’a mutlak anlamda bir varolmaklık yükleyen bu savının yanı sıra “Metafizik bir doğa öğretisi” ortaya koyan Leibniz’in Uzay ile Zaman’a ilişkin savları da en az öteki kadar tartışma konusu. Newton ve onun peşi sıra gidenlere baktığımızda bunlar ayrı başına varolan, diyesim varolmaklığı zihne bağlı olmayan, bir “şey” (res) (Ding) olan bir Uzay ve Zaman tasarımı ortaya koymaktalar. Kant’a göre bu türden bir Uzay ve Zaman tasarımı nihil negativum‘a diyesim içerisinde çelişki barındıran bir tasarlamaya işaret etmekte. Nitekim ayrı başına diye düşünülecek bir Uzay olsaydı, diyesim Uzay bir şey (Ding/res) olsaydı bizim Duyumsamamıza çarpardı ve biz ondan bir tarzda etkilenirdik (Affektion). Ne ki Newton uzayın ve zamanın kendisini diyesim mutlak anlamda uzayı ve zamanı (“absolute space and time”) “matematiksel” uzay ve zaman olarak belirlemekle bunları deneyim ve duyumsama alanından uzak tutmakta ve böylelikle, bilgimizi a priori genişleten diyesim synthetik a priori önermeler ortaya koyan kimi bilgi alanlarının [kökenleri bakımından] sağlamlıklarını garanti altına almış olmakta. “Metafizik bir doğa öğretisi” ortaya koyan Leibniz ise uzay ile zamanı Görünüşler alanından abstractio (sıyırarak alma) ile diyesim kimi şeyleri eleyerek, ayıklayarak kurduğumuz tasarımlar ve yakaladığımız ilişkiler olarak belirlemekte. Ne ki bu türden bir uzay ve zaman tasarımı (Görünüşlerden hareketle kurulan ilişkiler olarak Uzay ile Zaman) bu ögelerin a posteriori olarak kurulduğunu imlemekte ve bu ögelerden hareketle ortaya koyduğumuz synthetik a priori bilgilerin sağlamlığını tehlikeye sokmaktadır (KrV, A 40 | B 57). Kant’ın ifadesi ile, Leibniz’in ortaya koyduğu “Metafizik doğa öğretisi”ni onun “Monadoloji” adlı yapıtından hareketle sermek mümkün. Bu metinde Leibniz Görünüşler alanının arka planında, doğrudan duyumsamaya çarpmayan, ne ki varolduklarını da zorunlulukla söylememiz gereken, yalın Substatia‘lardan (Varolan) yani “Birlik”lerden (monas/Einheit) söz ediyordu. Bu monadlar Görünüşler alanındaki varolanlardan son derece farklı şeyler idi. Ne ki bunlar Leibniz’e göre “doğanın hakiki atomları”ydı.

Kant 1770 tarihli ve De Mundi Sensibilis atque Intelligibilis Forma et Principiis (Duyulur Dünya ile Düşünülür Dünyanın Kalıpları ve İlkeleri Üzerine) başlıklı Profesörlüğe Yükselme Tezi (Dissertatio) sonrasında ve “Kritik” döneminde, daha önceleri yakın olduğu, “görünenlerin arka planındaki varolanlar olarak monadlar” görüşünü bir kenara bırakmakta. Nitekim monadlara Leibniz tarafından yapılan belirlemelere baktığımızda biz hemen şunu yakalamaktayız: burada duyumsamamıza hiçbir biçimde çarpmayan şeylere ilişkin fazlaca belirleme yapılmakta (sözgelimi monadların perceptio‘su olduğu yollu sav). Bu da zihnin sınırlarını aşmak, ihlâl etmek (Dialektik) ve bir yanılgı (Schein) ortaya koymak demeye geliyor.

O halde Kant, Zaman üzerine ayrı bir başlık içerisinde konuşmadan önce, Uzay üzerine konuşurken, her ikisine de ilişkin, bu son derece temel soruları sormakta ve zamandan bu bölümde kısaca söz etmekte:

“Zihnin onun aracılığıyla kendisine ya da kendi iç durumuna baktığı İç Duyu, bir nesne olarak ruhun kendisine ilişkin bir Görü elbette vermez ama yine de onun iç durumunun Görüsünün yalnızca onun altında olanaklı olduğu belirli bir kalıp vardır; böylece iç belirlemelere ait ne varsa zaman ilişkileri içinde tasarlanır. Zaman dışarıda görülemez, Uzay da bizim içimizde olan bir şey olarak [görülemez].”

Kant, KrV, A 23 | B 37

Bu derste, Kant’ın bunları titizlikle birbirinden ayırdığı tarzda, hem iç Duyudan (innerer Sinn) hem iç Görüden (innere Anschauung) hem de iç Deneyimden (innere Erfahrung) söz edeceğiz. Bunlar üzerine konuşmadan en temel soruya geri dönelim: Zaman nedir? Ayrı başına bir Varolan mıdır? Kant zamanın ayrı başına bir varolan olmadığını savlamakta. Zamana ilişkin soru, Felsefe tarihinin neredeyse başlangıcından beri sorulan bir soru. Aristoteles de “Fizik” başlıklı yapıtında zamanın neliğini soruşturmakta ve onu “devinimin ölçüsü” olarak belirlemekte. Yine Ortaçağ içerisinde sözgelimi Augustinus zamanı (tempus) “insan zamanı” ve “Tanrı zamanı” olarak tasarlamakta ve akıl yürütmesi içerisinde, öncelik ve sonralık ilişkileri olarak insan zamanının belki de insan olabilen varolanların sınırlı zihnine özgü bir şey olabileceğinin ipucunu vermekte.

Augustinus’ta “Zaman” (tempus)

Augustinus’un zamana bakışı ve kullandığı kavramlar Kant için de son derece belirleyici.[1] Yine 20. yüzyılda temel bir yapıtının başlığının bir kısmını “Zaman” (Sein und Zeit: Olmak ve Zaman) diye belirleyen bir düşünür var: Martin Heidegger. Heidegger farklı metinleri içerisinde de hep yeniden zamana ilişkin soruyu ele almakta. 1956 yılında yayınlanan “Düşünme Deneyiminden Hareketle” başlıklı derleme yapıtında Heidegger “zaman nedir?” sorusuna kısaca şu şekilde yanıt vermekte:

Olmak ve Zaman başlıklı bir yapıtın yazarının zamanın ne olduğunu bildiği düşünülebilir. Ne ki bu yazar bunu hala bilmiyor, hala soruyor.”

Martin Heidegger, Aus der Erfahrung des Denkens, “Was ist die Zeit?” (1956)

Bu alıntıya bakıldıkta Heidegger’in, Aristoteles’in Sokrates’te yakaladığı bir eksiklikten diyesim eironeia‘dan (olanı olduğundan daha azı ile aktarma işi) pay aldığı söylenebilir. Nitekim Felsefe tarihi içerisindeki, zamana ilişkin temel savların izini Heidegger gibi titizlikle süren ve bunları felsefe yapar bir tarzda kavrayan bir başka düşünür olup olmadığı soru konusu edilebilir.

İmdi Kant’a göre zaman nedir? Zaman bizim duyumsama yetimizin (Sinnlichkeit) bir bakma kalıbıdır (Form) ve ayrı başına varolan bir şey (res) değildir. Şeylerin kendilerine (Dinge an sich) gidildikte zaman hiçbir şeydir (Nichts). “Bizim yapımızın, özneye ait koşulundan uzaklaştığımızda” zaman söz konusu olmaz. Zaman bu berikinden bağımsız, şeylerin kendisinde bulunan bir şey değildir. Zaman, tasarımları belli bir biçimde dizme tarzımızdır. Biz, uzay kalıbı ile kalıpladığımız tasarımları daha sonrasında zaman kalıbıyla da kalıplıyoruz. Zaman bizim bir görme kalıbımızdır; o bir görmeliktir (Anschauung). Dahası, zaman iç duyunun (innerer Sinn) da kalıbıdır. Bu şu demeye geliyor: kurulan tüm tasarımlar eninde sonunda zaman kalıbının altına fırlatılır. İster uzay kalıbı ile kalıplanmış, dışa ilişkin tasarımlar (äußere Vorstellungen) olsun, ister bunlardan hareketle kurduğumuz imgeler, notio‘lar, kavramlar, ideler ya da duygulanımlar olsun, bizdeki tüm tasarımlar ya da zihin kurgulamaları (Cognitiones) zaman kalıbının altına getirilir. Bunlar zaman kalıbına göre, “belli ilişkiler içerisinde diye tasarlanır”. Yani bizim zihimizdeki tüm tasarımların (sadece dışa ilişkin kurduğumuz tasarımların değil) son durağı zaman kalıbıdır. Dışa ilişkin kurduğumuz tasarımlar, iç duyunun hakiki materie‘sidir diyor Kant. Nitekim biz dışa ilişkin tasarımlar kurmasaydık, bunların peşi sıra gelecek birtakım imgelemeler, notio‘lar ya da duygulanımlar da kuramayacaktık. Dolayısıyla Duyumsama Yetisi (Sinnlichkeit) üçboyutluluğa iye diye gördüğümüz dışa ilişkin tasarımları kuramasaydı, iç duyu da kendisine bir malzeme bulamayacaktı. Demek ki iç duyunun temel malzemesi dış duyudan gelmekte. O halde bizim zihnimizdeki yetilerin tüm işleyiş süreçleri zaman kalıbı altında gerçekleşiyor. İç duyu söz konusu olduğunda, ben kendi zihnime, kendi iç durumuma yani kendi Ben’ime bir nesne olarak bakıyorum; zihin süreçlerine, bunların nasıl işlediklerine ve ne türden ürünler ortaya koyduğuna zaman kalıbı altında bakıyorum. Tüm tasarımlarım da (imgeler, duygulanımlar, kavramlar vd.) en son olarak zaman kalıbı altına getiriliyor. Demek ki, iç duyu aracılığıyla baktığım (anschauen) şey, kendi Ben’im ve iç durumum ve buna baktığımda, dışı duyu aracılığıyla ortaya koyduğum bakmaktan farklı olarak ortaya üç boyutlu bir nesne olarak zihin ya da ruh çıkmıyor ama yine de burada bakılan şey belli bir kalıp altındadır diyor Kant (B 37 | A 23). (İç duyuda uzay kalıbını değil, yalnızca zaman kalıbını kullanıyoruz.) Kendi Ben’ime zaman kalıbı altında baktığımda gördüğüm şu: anımsayan Ben, imgeleyen Ben, duyumsayan Ben, duygulanımlar kuran Ben. Tüm bu tasarımlar diyesim imgeler, anımsamalar, duyumsananlar vd. bir öncelik-sonralık ve aynı andalık ilişkisine göre dizilmekteler. Bu öncelik-sonralık ve aynı andalık ilişkilerini veren, tüm tasarımlarımıza bu ilişkilere göre bakmamızı sağlayan şey zaman kalıbıdır. Tüm bu tasarımların nasıl algılandığı ise üzerine daha sonra ayrıntıda konuşacağımız başka bir tartışmanın konusudur. Nitekim bir tasarımın (sözgelimi bir duyumun ya da bir imgenin) kurulmuş olması onun zihinde yakalandığını imlemez. Bir perceptio‘nun perceptio‘su ile kişi, bu ötekini zihinde kurulmuş olarak yakalar (Bkz. Leibniz’in Apperzeption‘u).

Dahası, iç duyu ile baktığımda ve tasarımlarımı algıladığımda ortaya çıkan “iç deneyim”den (innere Erfahrung) söz etmek gerekiyor. “İç deneyim empirik bir bilgi değildir; genel olarak empirik olanın bilgisidir.” (KrV, B 401 | A 343) Kant’ın iç deneyim ile işaret ettiği şey, kendi ifadesi ile “empirik psikoloji”nin konusu. Burada, Felsefe tarihinde genel olarak yapılan zihin açıklamalarını örnek olarak vermek mümkün. Nitekim bunlar zihinde olup bitenleri, yetilerin birbiri ile bağlantısını ve ürünlerini bir öncelik-sonralık ilişkisine göre sermektedir (Duyumsuyorum, anımsıyorum, duyumsadığımı duyumsuyorum, imgeliyorum, abstractio yapıyorum, notio‘lar kuruyorum, bunlardan hareketle önermeler kuruyorum, çıkarımlar yapıyorum…). Bunların genel olarak bilgisi, genel olarak empirik olanın bilgisidir yani bizim zihnimizdeki süreçlerin nasıl işlediğinin bilgisidir. O halde iç deneyim herhangi bir empirik bilgiye işaret etmez; genel olarak (überhaupt) empirik olanın bilgisine işaret eder.[2] Kant’ın yapmak istediği ise transzendental bir soruşturma yani tüm bu tasarımların bu biçimde kurulabilmesi için arka planda ne olup bittiğinin soruşturulması işi. Sözgelimi duyumsayabilmemizin anımsayabilmemizin, imgeleyebilmemizin zorunlu koşulu nedir diye soruyor Kant. Dolayısıyla onun yaptığı iş empirik bir psikoloji değil. Öteki düşünürler ise ruha ya da zihne empirik olarak bakıyorlar ve iç deneyimi anlatıyorlar. Bu türden bir anlatım Kant için hiçbir biçimde yeterli değil. Ona göre ilkin zihnin geri planına bakmak gerekiyor. Bunu yaparken, diyesim zihnin bu ürünlerinin kurulabilmesinin koşullarına bakarken, zamanın son derece önde gelen bir öge olduğunu yakalıyor Kant. Her şeyden önce “zaman empirik bir kavram değildir (B 46 | A 30) dahası bir “kavram” da değildir, diyesim birtakım ilişkilerden hareketle bizim sıyırarak alma (abstractio) ile kurduğumuz bir notio değildir. Dahası zaman nesnelerin kendilerinde (Dinge an sich) bulunan bir ilişki de değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, zaman bizim bakma tarzımızdır ve ontik olarak, zaman bir kavram değil Görüdür (Anschauung). Nitekim kavram hep bir sınırlılık imler, bunların bir kuralı vardır. Kavramlardan [analysis ile] yalnızca alt-tasarımlar (Teilvorstellungen) çıkartılabilir ve bunlar içerik olarak hep synthetik tasarımlardır, analytik değil. Zaman ontik olarak bir kavram değildir nitekim eğer kavram olsaydı kendisinden sınırsız sayıda tasarımın çıkmasına, kendisinden hareketle kimi kavramların synthezlenmesine olanak veremezdi. Bir kavramın içerisinden bir başka kavramı synthetik olarak çıkartamayız, bölerek (analysis ile) çıkartabiliriz ve bu ilk kavramın yanına onunla bağlantılı olarak koyabiliriz. Böldük, içerisinden başka bir kavram çıkarttık ve bölünen kavramın yanına koyduk. Ne ki bir Görü (Anschauung) kavram değildir ve bu türden bir sınırlılık imlemez. Dolayısıyla kavramlarla synthesis için en az iki kavrama; birbirlerini kapsamayan iki tasarıma ihtiyaç vardır. Görü ise kendi başına, içerisinden sınırsız sayıda tasarımın çıkmasına (synthezlenmesine) olanak veren bir tasarım. Görünün içinden kavram synthezlemek mümkün. Dolayısıyla zaman (Zeit) denilen Görünün içerisinden ve dahası zaman belirlemelerinden pek çok kavram çıkmakta. Örneğin aritmetiğin temel bir kavramı olan “sayı”.

Dahası, bizim zihnimizin belli bir kısmındaki kurallılık, zamana göre kurulmakta. Zaman, Duyumsama Yetisinin bir kalıbı (Form) olmasına rağmen, Kant’a göre, onun Anlama Yetisi (Verstand) içerisinde de son derece temel bir yeri olduğunu söylemek gerekiyor. Zamanın Anlama Yetisi içerisindeki belirlenimlerini Kurgulama Yetisi (Einbildungskraft), ortaya koymakta. Her şeyden önce şunu belirtmek gerek: Zamanın, tasarımları bir öncelik-sonralık ya da aynı andalık ilişkisine göre dizmesinin Görünüşlerde yarattığı kimi sonuçlar var. Zamanın, uzay Görüsü ile kalıplanmış üçboyutlu diye görünen tasarımları kalıplamasında diyesim kimi benzer tasarımları tutmasında ya da artık bırakmasında, daha açık ifade edildikte, zamanın Görünüşlere yedirilmesinde (Erzeugung) ortaya çıkan kimi Zaman-Belirlenimlerinden söz etmek gerekiyor. Zaman kalıbı bu ilişkilerin ve belirlenimlerin kendisi değildir. Zaman bakma kalıbının kendisidir ve zaman kalıbını, uzay kalıbı ile kalıpladığım tasarımlar ile birleştirdiğimizde, kurduğumuz resim (Bild) hareketli bir hale gelir, adeta bir “film şeridi”ne dönüşür. Devinim, değişim, yer değiştirme yalnızca zaman aracılığıyla olanaklıdır. Bu nasıl oluyor? Yanıt: Zaman, tasarımları öyle bir tarzda diziyor ki ortaya şu ilişkiler çıkıyor: öncelik-sonralık ve aynı andalık (bir tasarım diğerini önceliyor, diğeri de ötekini sonralıyor; kimi tasarımlar ise aynı anda diye görünüyor yani kimi Görünüşlerin içerisinde kimi tasarımlar bir arada bulunuyor). O halde zaman kalıbı ile bu ilişkiler ortaya çıkıyor ne ki bu ilişkiler zaman kalıbının kendisi değil, bunlar zaman kalıbından ötürü ortaya çıkan belirlemeler. Zaman “her an” Görünüşlerin içerisinde var. Görünüşlerin bir saf kısmı olduğundan daha önce söz ettiydik. Bu saf kısım her şeyden önce Uzay kalıbının yerleştirilmesinde ortaya çıkan biçimlerdir (Gestalten). Şu belli bardağın çember biçimindeki tabanı ve ağzı, bu Görünün a priori yerleştirilmiş kısmıdır. Görünüşler alanındaki tüm biçimler saftır (rein) buraya [uzay kalıbından hareketle] a priori yerleştirilmiştir. Uzay kalıbını Görünüşlere yediren, buraya yerleştiren yetinin adı Kurgulama/İmgeleme Yetisidir (Einbildungskraft) ve bu yetinin de produktiv (yapan, oluşturan, kurgulayan) kullanımıdır. Kurgulama/İmgeleme Yetisinin pek çok işi var; bunların kimi saf bir işe kimi empirik bir işe kimi ise transzendental ve saf bir işe işaret etmekte. İmdi Görünüşlerin (Erscheinungen) içerisinde saf olarak bulunan, a priori olarak oraya yerleştirilmiş kimi ögeler var. Uzay kalıbının duyumlar (Empfindungen) ile bir araya getirilmesi Kurgulama Yetisi tarafından gerçekleştiriliyor. Kurgulama Yetisi beş duyunun içeriği ile uzayı synthezlemeye, birbirine yedirmeye çalışırken, uzaydan biçimleri synthezlemekte. Benzer biçimde, zaman denilen saf Görü de Kurgulama Yetisi tarafından Görünüşlere yedirilmekte. Görünüşlere baktığımızda burada zaman ya da uzayın kendisi görünmez. Burada, ilkin, uzaydan ötürü yakaladığım biçimler vardır. Bunlar uzayın kendisi değil uzayın çokkatlılığıdır (das Mannigfaltige). Görünüşlerin uzaydan ötürü olan bu saf kısmını yakalamak görece kolaydır denilebilir. Zaman da Görünüşlerde kendi başına yakalayacağımız, görebileceğimiz bir şey değildir. Görünüşlerde zamanın kendisi yoktur; yalnızca, zamandan hareketle synthezlemiş çokkatlılık vardır. O halde Kurgulama Yetisinin uzaydan ve zamandan synthezleyerek Görünüşlerin içerisine yedirdiği şey bu iki Görünün kendisi değil, bunlardan hareketle kurulan saf çokkatlılıklardır. Demek ki Görünüşlerin saf kısmı bir çokkatlılık içermektedir. Görünüşlerin içerisine örneğin zamanı koyduğunuzda, üçboyutlu diye tasarladığımız görülerle zamanı birleştirdiğimizde, zaman başka bir şey haline gelmekte ve ortaya ondan başka bir şey çıkmaktadır.

Zamanın Görünüşler içerisindeki çokkatlılığına baktığımızda, onun niçin Anlama Yetisi ve onun saf kısmı (Kategoriler) için son derece temel bir öge olduğunu da anlayacağız. Nitekim Kategorilerin içerikleri bakımından kurulmaları, zamanın Görünüşler içerisindeki çokkatlılığından hareketle olanaklıdır. Kant bize Kategorilerin “artmaz ve eksilmez bir Birlik” (A 65 | B 90) olduğunu ve sayıca oniki (12) tane olduğunu söylemekte. Niçin oniki? Bu soru haklılıkla sorulabilir. Kategoriler her şeyden önce düşünmeye yarayan kalıplardır (Form) ve dört ayrı başlık altında (Nicelik, Nitelik, İlişki ve Kiplik) incelenmektedir. Nicelik Kategorileri: Birlik, Çokluk, Tümlük; Nitelik Kategorileri: Gerçeklik, Hiçlik, Sınırlılık; İlişki Kategorileri: Taşıyıcı-İlinek; Neden-Etki; Karşılıklı Etki; Kiplik Kategorileri: Olanaklılık-Olanaksızlık, Varolma-Varolmama; Zorunluluk-Olumsallıktır.

“Kategoriler Tablosu” KrV, A 80 | B 116

Kant, “Transzendental Mantık” içerisinde bulunan “Kategorilerin Transzendental Deduktion”unda, Kategorilerin nasıl kurulduklarını son derece örtük biçimde anlatmakta ve bu konuyu “Şematizm” (Schematismus) başlıklı kısımda yeniden ele almak ihtiyacı hissetmekte. Biz burada yapıtın belli kısımlarını birlikte değerlendirerek Zaman ile Kategoriler arasındaki bağlantıyı sermeye çalışacağız.

Factum (olgu); olan, olduğu apaçık olan ve inkar edilemeyecek olan şeydir ve zorunlulukla zihinden ayrı olan şeyleri imlemez.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Newton’un da “saf, matematiksel” diye nitelediği zaman, Kant’a göre mutlak anlamda, zihinden ayrı başına varolan bir şey (bir res) değildir. Newton’un saf, matematiksel ve ayrı başına varolan zamanı “hep bir akış içerisindedir” ve biz onu ölçtüğümüzde ancak “göreli zaman”dan (relative time) bahsedebiliriz. Onu ölçebilmemiz için de, Newton’a göre, ayrı başına varolan bir zamandan söz etmek zorunludur. Ne ki Kant’a göre “zaman akmaz, aksine onda değişebilir olanın varolması akar.” (KrV, A 144 | B 183) Zaman bizim bir görme kalıbımızdır; görünüşlerin içerisinde kalıcı olanın temsilcisidir. “Kendisi değişmez ve kalıcı olan zaman, o halde, Görünüşte, varolmadaki değişmez olana diyesim taşıyıcıya (Substanz) denk gelir…” (ibid.) Demek ki zaman her şeyden önce “empirik bir kavram değildir” (B 46 | A 30); zamandan ötürü ortaya çıkan ilişkiler (öncelik-sonralık ve aynı andalık) zamanın kendisi değildir, zaman bu ilişkileri olanaklı kılan bir bakma kalıbıdır. Bu sayılan ilişkiler ise produktiv Kurgulama Yetisinin (Einbildungskraf) zamanı Görünüşlere yerleştirmesi ile ortaya çıkar. Zaman Deneyimin ve Duyumsamanın kurulabilmesi için zorunlu diye düşünülen bir bakma kalıbıdır. Biz gördüğümüz şeyleri zihinde zaman kalıbı aracılığıyla “diziyoruz”, zamandan ötürü, tasarımlarımız öncelik-sonralık ya da aynı andalık ilişkisine göre bize görünüyorlar. Ne ki bizde başka bir olanak daha var. Ben/Ich/Ego ile yalın, bölünemez bir tasarıma işaret ediyor Kant. Anlama Yetimizin adeta kökünde diye düşünülecek bu tasarım saf bir düşünmeye (denken), daha ayrıntılı ifade edildikte içerisinde “ben” olan bir düşünmeye işaret ediyor. Ich denke/Cogito/Düşünüyorum yalın bir tasarım olduğu için bölünemez. Bu “düşünüyorum” tasarımı işte bizim Anlama Yetimizin kökünü oluşturuyor. Bu düşünme, içeriksiz ve henüz nesnesi olmayan bir düşünmedir. Saf bir düşünme olarak (reines Denken) Ich denke, bizim Anlama Yetimizin (Verstand) arka planında durmakta. “Düşünüyorum” bir actus‘tur (edim), Descartes’ın belirttiği gibi bir Substantia değildir. Bu edimin kaynağı da benin kendisidir (Ich an sich/I in itself). Bu edimin bize ulaştığını nereden çıkartıyoruz? Yanıt: düşünüyoruz! Bu bir factum. Factum (olgu); olan, olduğu apaçık olan ve inkar edilemeyecek olan şeydir ve zorunlulukla zihinden ayrı olan şeyleri imlemez. Benin kendisinden (Ich an sich) bize bir düşünmek ediminin ulaşması bir factum‘dur. Biz farklı tarzlarda, birbirinden farklı nesneleri düşünmek olanağına iyeyiz. Ne ki bizim her türden düşünmemizin kaynağında saf bir düşünme yani Ich denke (Düşünüyorum/Cogito) vardır. Bu saf düşünme, Kant’a göre, analytik (yalın; daha fazla bölünemeyecek olan) bir tasarımdır. Öte yandan, Kategorilerin tanımına baktığımızda, bunların saf düşünme kalıpları olduğunu görürüz. Her bir Kategorinin kökünde ve temelinde işte bu yalın tasarım yani Ich denke/Cogito/Düşünüyorum actus‘u vardır. Ne ki Kategorilerin içerisinde yalnızca saf bir düşünme yoktur, nitekim bunların her biri birbirinden içerik bakımından farklı ve biriciktir. Bu Kategorilerle biz herhangi bir şeyi değil, örneğin Birliği, Çokluğu, Tümlüğü; Taşıyıcısı-İlineği, Neden-Etkiyi, Karşılıklı Etkiyi saf düşünürüz. O halde şu soruyu sormak gerekiyor: her bir Kategoriye biricikliğini veren şey nedir? Her bir kategoriyi tam da o kategori yapan şey nedir? Yanıt: Zaman ve belirlenimleri. Her bir kategoride ortak olan şey bunların hepsinde biricik bir Ich denke/Cogito/Düşünüyorum actus‘unun bulunmasıdır. Ne ki Kategorilerin içerisinde Ich denke/Cogito/Düşünüyorum edimi dışında başka bir şeyin daha bulunması gerekiyor ki bu düşünme kalıplarının her biri biricik olarak ortaya çıkabilsin. Dahası “kavramlar, içerikleri bakımından ancak ve ancak synthetik olarak oluşabilirler” ama Ich denke/Cogito/Düşünüyorum yalın bir tasarımdır. Demek ki Kategorilerin içerisinde Ich denke/Cogito/Düşünüyorum edimi dışında başka bir şeyin daha bulunması gerekiyor.

İmdi Kategorilerin içeriği nasıl kurulmakta? Kategorilerin “Transzendendal Deduktion”u, birer kavram olarak Kategorilerin Görünüşler üzerinde kullanılmasındaki haklılığı serme girişimidir. Yani sözgelimi Substantia (Taşıyıcı) Kategorisi Görünüşlerin üzerinde nasıl ve hangi hakla kullanılmakta? Bu Kategorinin Görünüşler üzerinde geçerli olduğunu dahası hangi Görünüşler üzerinde geçerli olduğunu sermek mümkün mü? Hangi Görünüşün üzerinde hangi Kategorinin kullanılacağına zihin nasıl karar vermekte? Görünüşler alanında farklı farklı nesneler olduğunu, bunların birbirlerinden ayrı olduğunu ve niceliksel olarak birer birlik oluşturduklarını söylüyorum. Bunu nasıl yapabiliyorum? Görünüşlerin hepsi bütünübir bir tarzda kurulmuş, çokkatlılık içeren tasarımlardır ve bunlarda bir hiatus (aralık, boşluk) yoktur. Bu çokkatlılığın hangi kısmına hangi Kategoriyi getireceğiz ve nasıl? Bir Kategori altına bir görünüşü getirmede bir yanılma, upuygun görünüşü ya da görüyü ıskalama olanağı var mı? Bunlar Kant’ın 1770 Dissertatio‘sunda “sessiz kalarak geçtiğini” ifade ettiği son derece temel sorular. Bu sorular ancak Saf Aklın Eleştirisi adlı yapıtın içerisinde yanıtlanmakta. Burada Kategoriler ile Görünüşlerin nasıl örtüştüğü, Kategorilerin Görünüşleri nasıl düşünebildiği soruşturulmakta. Nitekim deneyimin ve onun peşi sıra giden kavramların kurulabilmesi için bu oniki (12) Kategorinin bir biçimde Görünüşleri düşünmesi gerekiyor. Kategoriler ile Görünüşlerin birbirlerine bağlanabilmesi için ortak bir noktalarının olması gerek. Bu ortak nokta arada adeta bir köprü oluşturmakta. Bu köprüyü oluşturan şey Duyumsama Yetisinin en temel saf kalıbı olan zaman (Zeit). Zaman tüm Görünüşlerin, tüm tasarımların kalıbıdır. Bu berikini uzay için söyleyemiyoruz. Uzay iç duyu ile görülen şeylerin, kurulan tasarımların kalıbı değildir. Sözgelimi duygulanımlar üçboyutluluğa iye olan tasarımlar değillerdir. Bir duygulanımın bir biçimi, büyüklüğü ya da yayılımı yoktur. Yine de kimileyin, dış görüden hareketle kurduğumuz bir benzetme ile bunları ifade edebiliriz. Ne ki bu yalnızca bir analogia‘dır.

İmdi Kategoriler nasıl kuruluyor? Kategoriler Kurgulama/İmgeleme Yetisi aracılığıyla kurulur. Bu yeti kör (blind) iş gören bir yetidir. Ne ki eğer Kurgulama Yetisi olmasaydı, bizde hiçbir biçimde bilgi ortaya koyulamayacaktı çünkü bilgi genele ilişkindir; kavramlarla birlikte gider. Kurgulama Yetisinden bağımsız, kavram oluşturmak olanaksızdır nitekim bir tasarım (Vorstellung) olarak kavram kurabilmek için synthesis yapmak, tasarımları birbirinin içerisine geçirmek ve bir birlik (unitas/Einheit) oluşturmak gerekir. Bizde kurgulamalar yapan yeti işte bu Imaginatio/Einbildungskraft‘tır. Peki bu yeti tam da ne yapıyor? Bunun açık biçimde serilmesi gerek. İmdi zamanın, şeylerin kendilerine gidildikte, hiçbir şey (Nichts) olduğunu söylediydik. Zaman iç duyunun kalıbıdır ve tüm tasarımlarımız eninde sonunda zaman kalıbı altına düşer. Zaman kalıbı sayesinde öncelik-sonralık ve aynı andalık ilişkilerinin kurulduğunu da söylediydik. Görünüşler içerisinde hem zamanın hem de uzayın çokkatlılığı (das Mannigfaltige) var. Burada bizim produktiv kurgulama yetimizin devreye girdiğini görmekteyiz. Bu en azından iki biçimde olmakta: saf ve transzendental. Saf ve produktiv İmgeleme/Kurgulama Yetisi ilkin duyum (Empfindung) ve uzayı birleştirirken, biçimleri (Gestalten) kurguluyor (einbilden); biçimleri uzaydan hareketle yapıyor. Demek ki Kurgulama Yetisinin bu produktion‘unun kaynağı uzay. Uzay saf bir bakma kalıbı idi. O halde, Kurgulama Yetisinin uzaydan hareketle ortaya koyduğu saf produktion‘u biçimlerdir. Bu biçimler, Görünüşlerin içerisinde bir çokkatlılık olarak vardır. Ne ki Kurgulama/İmgeleme Yetisinin Görünüşlerin içerisine zamanın çokkatlılığını da yerleştirdiğini söylemek gerekir. Uzayın çokkatlılığını görmek ve yakalamak, Görünüşler içerisindeki zamanın çokkatlılığını yakalamaktan çok daha kolay bir iştir. Nitekim Görünüşler içerisindeki biçimlere işaret etmek, bunları abstractio ile almak ve bunların kurallarını oluşturmak diyesim kavram olarak geometrinin nesnelerini kurmak bizim için söz konusudur. Bu nasıl olur? Zihin kurgulama yetisi ile Görünüşlerin içerisine yerleştirdiği biçimlere bakar, bunları yakalar ve benzer olanlardan hareketle kuralları yani kavramları ortaya koyar. Örneğin: çember kavramı. Elbette bir kavramın kurulması, Kurgulama Yetisinin tek başına kotarabileceği bir şey değil. Kavram her şeyden önce düşüncede bir kurgulamadır (Einbildung). Bir tasarım olarak kavramın (Begriff) kurgulanabilmesi için, Kurgulama Yetisinin Anlama Yetisi (Verstand) ile beraber çalışması gerekir. Burada Anlama Yetisinin tamamı değil de arka planı yani Ich denke/Cogito/Düşünüyorum ile iş görülür. Yani kavramlar söz konusu olduğunda biz düşünerek kurgulama yapmaktayız. Kimi öteki kurgulamalarımız ise salt ontiktir[3], örneğin uzaydan biçim kurgulama. Ama biçimi kurguladıktan sonra da bu biçim ve buna benzer biçimlerden hareketle bir kural kurgulayabiliriz. Sözgelimi çember kuralı ve kavramı. Bu beriki kurgulama ötekinden farklıdır. Kavramlar denilen tasarımlar (Vorstellungen) bizim kurgulamalarımızdır, ne ki bunlar düşünme ile birlikte giden çok özel kurgulamalardır. Biz kavramları Cogito/Ich denke/Düşünüyorum edimi (actus) aracılığıyla kurgularız. Kendiliğindenlik ırasına (spontaneus) iye olan Cogito/Ich denke/Düşünüyorum, Imaginatio/ Einbildugskraft/ Kurgulama Yetisi ile birlikte gittiğinde, kavramlar ortaya çıkar. Demek ki Kurgulama Yetisinin kendisi kendi başına iş gördüğünde bu, ontik olarak bir nesnenin kurulması demeye gelir; ne ki Imaginatio/ Einbildugskraft/ Kurgulama Yetisinin, Cogito/Ich denke/Düşünüyorum edimini de işin içerisine kattığı zaman ortaya koyduğu ürünler ya da kurgulamalar başka türden kurgulamalardır. Bu beriki kurgulamalar içerisinde düşünce içeren tasarımlardır ve birer kuraldır. Kavram düzeyinde kurgulamaların (Einbildungen) ortaya çıkabilmesi için saf düşünme içeren Cogito/Ich denke/Düşünüyorum ediminin de kurgulamaya katılması gerekir.

Buraya kadarki kısımda Kurgulama Yetisinin iki saf produktiv kullanımını (ontik ve notio kuran) ele aldık. Ne ki bu kullanımlardan hiçbiri transzendental değildi. Kurgulama Yetisinin (Einbildingskraft/Imaginatio) transzendental kullanımı nedir? İmdi transzendental bir kullanımdan bahsedeceksek, bu kullanımın onun aracılığıyla kimi başka bilgilerin kurulduğu ya da deneyimin olanaklılığının koşulunu gösteren bir kullanım olması gerekir. Eğer Kurgulama/İmgeleme Yetisinin transzendental bir kullanımı varsa bu şu demeye gelir: bu kullanımdan ötürü kimi başka bilgiler (Erkenntnisse) kurulabilir ya da bu kullanım deneyimin kurulabilmesi için zorunlu koşuldur. Kurgulama Yetisinin transzendental kullanımı sayesinde deneyim kurulabilir. Eğer bu kullanım gerçekleşmezse deneyim (Erfahrung) kurulamaz. Demek ki onun transzendental kullanımı deneyimin olanaklılığının koşulunu (Bedingung der Möglichkeit) gösteren bir kullanımdır.

Kurgulama Yetisi nasıl uzayı Görünüşlerin içerisine yerleştiriyorsa, zamanı da bu Görünüşlerin içerisine yedirir ve ortaya zamanın çokkatlılığı (das Mannigfaltige) çıkar. Görünüşlerin içerisinde, birbiri peşi sıra giden ya bir bakış içerisinde bir arada diye görünen tasarımlar vardır. Burada karşımıza zamandan ötürü diye belirlediğimiz, aynı andalık, öncelik-sonralık ilişkileri çıkıyor. Bu ilişkilerin oluşması için produktiv Kurgulama Yetisinin zamanı Görünüşlerin içerisine yedirmesi gerekiyor. Kurgulama Yetisinin zaman ile gerçekleştirdiği bu synthesis‘in sonucu olarak, Görünüşlerde zamanın çokkatlılığı ortaya çıkar. Uzayın çok katlılığı (biçim, büyüklük) da benzer bir synthesis ile açığa çıkmıştı. Ne ki zamanın Görünüşlerdeki çokkatlılığı, uzayın çokkatlılığı gibi gösterilemez; bunlara Görünüşlerde kolaylıkla işaret edilemez. Zamanın bu çokkatlılığı elbette bir şekilde yakalanabilir. Ama nasıl? Zamanın bir kalıp olarak Görünüşlerin içerisine yerleştirilmesinde ortaya çıkan çokkatlılık ile Ich denke/Cogito/Düşünüyorum actus‘u bir araya geldiğinde (kök synthesis); Ich denke/Cogito/Düşünüyorum, zamanın çokkatlılığını düşündüğünde, Kurgulama Yetisinin de aracılığıyla (nitekim burada bir kurgulama yapılmaktadır) ortaya kimi kurgulamalar olarak notio‘lar ortaya çıkar. Bu kurgulamalar diyesim Ich denke/Cogito/Düşünüyorum actus‘unun zamanın çokkatlılığına bakarak düşündüğü şey, zaman kuralları ve zaman-belirlemeleridir (Zeitbestimmungen).

Ich denke/Cogito/Düşünüyorum edimi, zamandan hareketle ortaya çıkaran kuralları düşünür, kurar, kurgular; bir notio haline getirir. Bu kurallar kurgulanmıştır (eingebildet); görünüşlerin içerisinden düşünülerek çıkartılmış ve birer kavram haline getirilmiştir. Görünüşlerin içerisinde zamanın kendisi değil, çokkatlılığı (das Mannigfaltige) vardır. Zamanın, görünüşlerin içerisine yerleştirilmesinde ortaya çıkan bu çokkatlılığı Ich denke/Cogito/Düşünüyorum ile birleştirdiğimizde ve Kurgulama Yetimizi de devreye soktuğumuzda Kategorilerin transzendental içeriğini kurmuş oluruz. Bu, Kategorilerin tüm öteki kullanımlarını haklı çıkaracak ve “bunların nedeni olacak bir ilk kullanımdır” (B 152) (synthesis speciosa/figürliche Synthesis). Kategoriler, Ich denke/Cogito/Düşünüyorum edimi ve zamanın kuralları ile kurulur. Bunun için ilkin Ich denke/Cogito/Düşünüyorum ediminin Görünüşler içerisindeki zamanın çokkatlılığını düşünmesi zorunludur.

Peki zamanı Görünüşlere yerleştirdiğimize ortaya çıkan şeyler nelerdir? Yanıt: Sözgelimi Substantia-Accidens (Taşıyıcı-İlinek) kuralı (zaman kimi tasarımları tutar, kimi tasarımları bırakır: “zaman akmaz, aksine onda, değişebilir olanın varolması akar.” (A 144)) Zaman görünüşlerin içerisindeki “kalıcı olan”dır (das Beharrliche)[4]. Görünüşlerin içerisindeki kalıcı olanı düşünmek, zamanın belli bir kuralını, bir belirleniminden hareketle düşünmek ve kurmaktır. Biz, etkilendiğimiz sürece kurduğumuz duyumları (Empfindungen) uzayla ve zamanla kalıpladıkça, beriki kalıp diyesim zaman kalıbı tasarımlarımızı belli ilişkilere göre dizmekte. Kant’a göre, eğer görünüşlerin içerisinde her şey aksaydı bir devinimi, değişimi, yakalayamazdık; devinimi değişimi yakalayabilmek için kimi şeylerin durağan olması gerekir (Krş.: E LXXXIX, s.32; 23:30). Devinimin-değişimin yakalanabilmesi için durağanlığın olması gerekir. Durağanlığı, kalıcılığı veren şey zamandır. Görünüşlerin tüm deviniminde ve değişiminde karşımıza çıkan bu “kalıcı olan” (das Beharrliche) phaenomenon‘u zamandan ötürüdür. İmdi bunun en temel sonucu şudur: “Görünüşlerin tüm devinimi-değişiminde, Taşıyıcı (Substanz) kalıcıdır ve onun doğadaki büyüklüğü (Quantum) ne artar ne de azalır.” (“Taşıyıcının Kalıcılığı Temel Önermesi”) (A 182 | B 224) Nitekim onun Quantum‘u zamana diyesim bizim özneye özgü yapımızın koşuluna bağlıdır. Görünüşlerde, Substantia phaenomenon‘unu veren şey zamandır. Tutan, kalıcılığı veren şey zamandır. “Yalnızca kalıcı olanın içinde, zaman-ilişkileri olanaklıdır, nitekim aynı andalık ve birbiri ardınalık yalnızca zaman ilişkileridir.” (A 182 | B 226)

O halde Kategorilerin içerisinde, zaman belirlemelerinden (Zeitbestimmungen) hareketle kurulmuş kuralları görmekteyiz.[5] Zaman belirlemeleri, zamanın Görünüşlerin içerisine yerleştirilmesi (Zeiterzeugung) ile ortaya çıkar. Görünüşlerin içerisinde zaman ve uzay kalıplarının kullanılmadığı bir durum yoktur. Bunu Eskiçağ düşünürleri, sözgelimi Parmenides de biliyordu[6]: Görünüşlerin içerisinde bir hiatus (aralık, boşluk) yoktur. Hiatus, boş uzay (Raum) demeye gelir. Görünüşlerde, duyum ile doldurulmamış bir uzay kalıbı tasarlanamaz. Uzay kalıbı kendi başına, duyumdan bağımsız kullanılamaz. “Görünüşlerin sınırları görünemez. Dolayısıyla duyular, sınırlı bir dünyayı tasarlayamaz… Nesnesiz görünüş (boşluk) olanaklı değildir.” (N. 4529) Tasarımlar olarak varolanların ardı arkası kesilmez. Dahası, doğada Leibniz’in de belirttiği gibi[7], “bir sıçrama (saltus) yoktur.” Nitekim zaman kalıbının kullanılmadığı bir durum yoktur. Zaman kalıbının kullanılması ile, nesnelerin varolması (Dasein) aksamaz bir tarzda, öncelik-sonralık ve aynı andalık ilişkilerine göre dizilir. Herhangi bir nesnenin varolmasını hep bir şey önceler ve sonralar. Kant’a göre, Leibniz’in ifade biçimi ile bu önerme “metafizik bir bilgelik”tir ve empirik olarak kurulur (Bkz. KU, Einleitung V). Bu ne demeye geliyor? Yanıt: Leibniz’in önermesi dolaylı olarak empiriktir ama akıl yürütmede bir uğrakta artık deneyimden kopmuş bir önermedir; tamamıyla a priori kurulmuş bir önerme değildir. Doğa, kalıbı bakımından incelendikte (natura formaliter spectata), Anlama Yetisinin kendisidir (KrV, B 165): oniki (12) Kategori, yani zamandan hareketle syntezlenen kuralların tamamı, biçimsel olarak doğaya işaret eder. Zihin, [Yargı Gücü/Urteilskraft aracılığıyla,] kategorinin içerisindeki kuralın altına düşecek, onun karşılığı olacak bir Görünüş, bir çokkatlılık yakaladıkta, bu çokkatlılığı o düşünme kalıbı (kategori) aracılığıyla düşünür. Kant’ın “Kategorilerin Transzendental Deduktion”u kısmında tanıtlamaya çalıştığı şey de tam budur, diyesim düşünme kalıplarının Görünüşlerde hangi hakla kullanıldığının serilmesidir. Nitekim her tek durumda, Görünüşler kuruldukça, hangi kategorinin hangi Görünüş ve Görü üzerinde kullanılacağı meselesi zihince gelişigüzel kotarılan bir iş değildir. Kategorilerin transzendental içeriği olan zamanın kurallarını synthezleme işi, Ich denke/Cogito/Düşünüyorum ile Görünüşlerin saf kısmından hareketle kurgulamalar (Einbildungen) kurma işidir. Kurgulama Yetisi ve Anlama Yetisinin bir araya gelmesi ve birlikte iş görmesi ile biz Kurgulama Yetisinin transzendental ve saf kullanımını görmekteyiz. Bu şu demeye gelmekte: Kurgulama/İmgeleme Yetisi (Einbildungskraft) deneyimin kurulması için zorunlu kimi işler kotaran bir yetidir. Nitekim zaman kuralları bu yeti aracılığıyla, Görünüşlerin içerisindeki saf çokkatlılıktan hareketle oluşturulmakta. Bu kurallar aracılığıyla biz Görünüşleri belli kurallara göre düşünebilir hale geliyoruz.

O halde zaman, uzaydan farklı olarak, zihnin içerisinde son derece temel bir yere sahip; diyesim o, yetilerin iç ve örtük bağını veren bir öge olarak karşımıza çıkmakta. Saf bir bakma kalıbı olarak tüm tasarımlarımızı aynı andalık ve birbiri peşi sıralık ilişkilerine göre dizen zaman sayesinde, iç duyunun ürünü olan iç görünüşler (innere Erscheinungen) meydana gelmekte. İç görünüşler üç boyutluluğa iye olan yani Uzay (Raum) kalıbı ile kalıplanmış görünüşler değildir. “Zihnin onun aracılığıyla kendisine ya da kendi iç durumuna baktığı iç duyu aslında ruhun kendisine ilişkin, bir nesne olarak görü vermez; ne ki onun iç durumunun görüsünün yalnızca onun altında olanaklı olduğu belli bir kalıp vardır ve böylece iç belirlemelere ilişkin her şey zaman ilişkileri içerisinde tasarlanır.” (KrV, A 23 | B 37) Burada, duyumsamaların peşi sıra gelen tüm öteki tasarımların (anımsamalar, imgelemeler, düşünceler, duygulanımlar) zaman kalıbı ile kalıplanması ile iç Görünüşler olarak “empirik Ben” (Ich) karşımıza çıkmakta. Empirik Ben’in kurulabilmesi için zaman kalıbı altına düşen her tasarımın ilkin saf ben (Ich denke/Cogito/Düşünüyorum) ile synthezlenmesi zorunlu. Ben kendi iç durumuma, zihnime zaman kalıbı altında bakıyorum. Burada kendi düşüncelerimin ve diğer tasarımlarımın kendi nesnem haline geldiğini yakalamaktayım. Ich denke/Cogito/Düşünüyorum ediminin zihinde kurulan her bir tasarımı syntezlemesi işine Kant kök synthesis (ursprüngliche Synthesis) diyecek. Bunun üzerine ileride ayrıntıda konuşacağız.

O halde zamanı iç duyunun kalıbı olarak serdik. İç duyu ile duyumsadıklarımızın ayırdına vardıktan sonra yani “duyumsuyorum, anımsıyorum, imgeliyorum, düşünüyorum, duygulanımlar kuruyorum” dedikten sonra şunu yakalamak da mümkün: kimi duygulanımlar sıklıkla kimi düşünceler ile birlikte gitmekte. Kimileyin belli türden anımsamaların peşi sıra belirli anılar, düşünceler ve duygulanımlar zihinde belirmekte. İmdi zihin içerisinde hangi tasarımların hangi ötekileri sıklıkla öncelediğini ve sonraladığını yakalamak deneyim (Erfahrung) işidir. Dahası zihin süreçlerinin bir sıralamasını verme işi de “empirik olanın bilgisidir”; sözgelimi “anımsama, duyumsamayı sonralıyor”; ya da “duygulanımlar dışa ilişkin duyumları sonralamaktadır”; “düşünme duyumsamanın peşi sıra meydana gelir” demek iç deneyim (innere Erfahrung) işidir. Kant’a göre, buna bakan alanın adı “Empirik Psikoloji”dir. Kant’ın “Empirik Psikoloji” ile kastettiği şey günümüzde ve 20. yüzyılda “Empirik Psikoloji” ile anlaşılan şeye karşılık gelmemekte. Kant kendi anladığı anlamda bir “Empirik Psikoloji”yi yine Felsefe Tarihinin içerisinde yakalayacaktır.

Başa dönelim ve Augustinus ile birlikte yeniden soralım: “quid est ergo tempus?”[8] (“O halde zaman nedir?”) Augustinus’un zamanı “hiç kimse ondan sormadığında” bilmesi, “sorana açıklamak istediğinde” ise bilmemesi şundandır: zamanın neliği açıklamasını (expositio) ondan hareketle vereceğimiz zaman kavramları (notiones) çok biçimde söylenir. Nitekim gündeliklikte, zaman kuralları ile “kör” bir biçimde iş görürüz. Kant’ın ifadesi ile, her “ortalama Anlama Yetisi” (gemeiner Verstand) zaman kurallarına iyedir. Ne ki zamanın kurallarına iye olmak zamanın nedirini bilmek demeye gelmemekte. Ne zaman ki biz gündeliklikte kullandığımız, kurallarına iye olduğumuz bu kavramları (notiones) Akıl (Vernunft) denilen yeti ile açmağa, deşmeğe başlarız ve o kavramın kuralına felsefece bakarız; ancak o zaman o kavramı asıl anlamda bir ideye, bir eidos‘a dönüştürmenin olanağını yakalarız. Gündeliklik içerisinde hemen herkes notio‘lar ile “yaşar”, bu gündelilik içerisinde yaşayan pek çoklarına bir felsefeci ya da filozof “nedir bu…?” diye sorduğunda, kimileri şunun ayırdına varabilir: kullanageldiğimiz bu kavramların ne demeye geldiğini açıklıkla bilmemekteyiz. Notio, neliğini içerisinde barındırmayan kavram demeye gelir. Felsefe ortaya koyduğu son derece sıkı sorgulama ve soruşturma ile, notio‘ları ide/eidos (neliğini içinde barındıran kavram) kılmayı amaçlar. Bu soruşturma Aklın (Vernunft) bir soruşturmasıdır. Nitekim insan için yaşamak, Anlama Yetisinin soruşturulmamış, hesabı verilmemiş ama gündeliklikte kullanılan kavramları (notiones) ile gün geçirmek değildir; yaşamak, Anlama Yetisinin (Verstand) kavramlarını Akıl (Vernuft) aracılığıyla başka bir düzeye taşımak, onların içeriğini açmak, sermek; bu kurallara yeniden ince ince bakmak ve upuygun tarzda ideler kurmak işidir.


[1] Krş. intuitus‘tan contuitus‘a geçiş vs. Anschauung‘dan Apprehensio ya da Wahrnehmung‘a geçiş.

[2] Aristoteles’in Peri Psykhes (Ruh Üzerine) başlıklı çalışması ya da John Locke’un An Essay Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme) buna örnek olarak verilebilir.

[3] Heidegger’in ontik ve ontolojik ayrımını kısaca açalım: zihindeki herhangi bir varolandan başka bir varolan syntezlenirse bu ontik bir iştir (örn.: uzaydan biçimler); bir varolandan hareketle bir kural synthezlenirse yani bir notio kurarsanız, bu ontolojik kullanımdır.

[4] Bununla birlikte Antikçağ ve Ortaçağ Felsefesi boyunca [farklı tarzlarda] sorulan, “devinimin değişimin içerisinde değişmeyen şey nedir?” ya da “tüm ilinekler değişirken yine o nesneyi o nesne yapan şey nedir, kalıcı olan şey nedir?” sorularının yanıtı verilmekte.

[5] Bu kuralların tamamı üzerine ileriki kısımlarda (“System aller Grundsätze des reinen Verstandes”/”Saf Anlama Yetisinin tüm temel Önermeleri Sistemi” (A 148-B 188 vd.)) daha ayrıntılı konuşacağız.

[6] Krş. Parmenides’in “Varolan vardır, varolmayan yoktur.” yollu önermesi. Varolmayanın olmadığını söylemek zorunlu. Hep var var, yok yok.

[7] G. W. Leibniz, New Essays IV, 16: “la nature ne fait jamais des sauts.”

[8] Augustinus, Confessiones, 11, 14.