Categories
Kant Saf Aklın Eleştirisi

Kant, KrV (Saf Aklın Eleştirisi) Transz. Analytik I. I. III. §12 | “unum, verum, bonum” | § Ders 10

Geçtiğimiz derste (§ Ders 9) Kategorilerin nasıl kurulduğu üzerine konuşmuştuk. Buradan hareketle, “Kategorilerin Transzendental Deduktionu” başlıklı kısma geçmeden önce “12. Kısım” başlığı altında Kant’ın üzerine konuştuğu bir ara kısımdan bahsetmek istiyorum. (Bunu kısa ve ayrı bir ders olarak yapmak istedim çünkü Kategorilerin Transzendental Deduktionu zaten son derece ayrıntılı ve onu birkaç derse bölerek anlatmak gerekebilir.) B 113’te başlayan bu 12. Kısım aslında parantetik bir kısım diye düşünülebilir. Burada Kant Ortaçağ içerisinde yapılan çok belli bir işin aslında ne demeye geldiğini anlamağa çalışıyor ve bu işin felsefe tarihindeki alışılageldik bakıştan farklı olarak nasıl ele alınabileceğini soruşturuyor. Ortaçağda yapılan bu iş “varolanların transzendental yüklemlerini” ifade eden bir önerme ile açık edilmekte. Öncelikle bu önermenin ne olduğunu, Ortaçağdaki yerini (en azından bir çerçeve ile sınırlı kalarak diyesim Thomas Aquinas’tan hareketle yerini) ve önermenin Aristoteles’ten Thomas Aquinas’a nasıl taşındığını anlatmağa çalışacağım. Daha sonra metine döneceğim ve Kant’ın bu tartışmayı nasıl “inceltip”, önermeye olanaklı başka bir bakış getirdiğini sermeye çalışacağım. Böylelikle bu ders çerçevesinde yapmayı planladığımız iş -olabildiğince- bitmiş olacak. Böylece bundan sonra yapacağımız derste, Kategorilerin Transzendental Deduktion’u üzerine ayrıntıda konuşabileceğiz.

Ortaçağ içerisinde nesnelerin a priori yüklemleri diye sayılan üç tane “Prädikat” var: unum (bir), verum (doğru), bonum (iyi). Quodlibet ens “Her ne varsa…” ya da “Her bir Varolan…” “birdir” (unum), “doğrudur” (verum) ve “iyidir” (bonum). Bu önerme (Quodlibet ens est unum, verum, bonum = Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir) ne demeye geliyor? Nasıl kuruldu? Bu önermeyi Ortaçağ içerisindeki farklı düşünürlerden sözgelimi Albertus Magnus’tan, Don Scotus’tan ya da Thomas Aquinas’tan hareketle açmak mümkün. Biz Aristoteles’ten Ortaçağa geçişi de gösterebilmek için Thomas Aquinas üzerinden iş göreceğiz.

Quodlibet ens est unum, verum, bonum (= Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir) önermesinde yer alan bu yüklemlerin Ortaçağda ve özellikle Thomas Aquinas’ta nasıl ele alındığını kavrayabilmek için öncelikle Aristoteles’in “Ruh Üzerine” (Peri Psykhes) adlı yapıtına gitmek gerekiyor. Aristoteles bu yapıtında şöyle diyor:

“Ruh, bir biçimde, Varolanların (ta onta) hepsidir.”

Aristoteles, Peri Psykhes, 431 b 21

Bu ilkin şu demeye geliyor: bir biçimde Varolanların tamamını ruhta (zihinde) yakalamak mümkün. “Bir biçimde” vurgusu dikkat çekici. Bu “bir biçimde” Ortaçağda çok belli bir içerik ile ele alınacak. Ne ki “ruh, bir biçimde, Varolanların hepsidir, tamamıdır” derken Aristoteles şöyle bir şey söylemeye çalışıyordu: ruhta, (1) zihinden ayrı ya da zihnin dışında olduğu düşünülen, duyumsanan varolanların eidos‘larını/repraesentatio‘larını (temsil/tasarım) bulabilirsiniz (ne ki ruhta yalnızca duyumsanan varolanlar yok). (II) Yine ruhta, duyumsananlar (aistheta) dışında, düşünülenler (noeta) denilen Varolanlar da var. Düşünülenler de Varolan (to on) ve bu Varolanların asıl, upuygun yeri ruh/zihin. Düşünülenler zihnin dışında var değil. Duyumsanabilecek olanlar ise duyumsananlar olarak zihnin içerisinde var. Ne ki Aristoteles’e göre, duyumsarken yaptığım iş, zihnimin dışında diye düşündüğüm bir varolanı sözgelimi taşın kendisini olduğu gibi maddesi ile birlikte zihnime taşımak değil (nitekim bu olanaksız), yalnızca bu varolanın “eidos”unu zihnime almaktır. Duyumsanabilen bir Varolan olarak taşın kendisi ise her yeni ve olanaklı duyumsamanın nesnesi olarak, yitip gidene dek, zihinden ayrı varolmaklığını sürdürecektir. Düşünülebilenler ise zihinden ayrı bir varolmaklık sürdüremezler. Dolayısıyla biz ruhta “bir tarzda” tüm Varolanları yakalıyoruz: aistheta (duyumsananlar) ve noeta (düşünülenler). Ruhta duyumsananların kendileri yok (nitekim bunlar hyle ile, madde ile birlikte gidiyor ama zihin bu türden bir yapı değil) ama tasarımları, temsilleri (eidos) var, o halde duyumsananlar “bir biçimde” ruhta da var. Peki ya düşünülenler (noeta)? Onların tam da kendileri, kendi başlarına ruhta var ve bunların ruhtan bağımsız varolmaklıklarını sürdürmeleri de olanaksız. Varolanların tamamının bu çok özel tarzda, psykhe‘nin (ruh) varolmaklık tarzına göre bir araya gelmesi, psykhe‘nin, bir Varolan araştırması için de başlangıç noktası olduğunu apaçık sermekte. Nitekim biz Varolanların tamamını duyumsananlar alanında yakalayamıyoruz. Zihinde ise zihinden ayrı olan varolanların temsilleri/tasarımları var (eide hos aistheta), aynı zamanda zihinden ayrı başına hiçbir biçimde varolamayacak olan Varolanların da kendileri var (noeta). Varolanların tamamı bu biçimde zihnin içinde varsa —Varolana ilişkin Antikçağca bu bakış Ortaçağa aktarılmasında her ne kadar asıl içeriğinden sıyrılmış olursa olsun— Ortaçağ içinde ifade edilen “Quod libet ens…” (“Her bir Varolan…”) önermesinin Ortaçağ içerisinde ve özel olarak Thomas Aquinas tarafından nasıl ele alındığına Aristoteles’in bu savından hareketle bakmak gerekecek.

Eğer ruh bir biçimde Varolanların tamamıysa (nitekim belli türden varolanlar (noeta) yalnızca ruhun içerisinde bulunabiliyorlar ve dahası kimi öteki varolanların (aistheta) da temsilleri ruhta bulunuyor), o halde biz ruhtan hareketle, Varolanların “bir”, “doğru” ve “iyi” olmalarının ne demeğe geldiğini [Thomas Aquinas ile birlikte] soruşturabiliriz. Nitekim “Quod libet ens est unum, verum, bonum” (“Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir.”) önermesinde sözü edilen yüklemler her bir Varolan için düşünülür, ruh da “bir biçimde” Varolanların tamamıdır. İmdi dikkat edilmesi gereken şu: bu önermedeki “quodlibet ens” (“Ne varsa…” ya da “her ne Varolan olursa olsun…”) yine önermede sayılan yüklemlerin tamamını bir kerede ve olduğu gibi yüklenmemektedir. Önerme Aquinas’ın onu ele aldığı tarzda daha çok şöyle bir şey demek istiyor gibi görünüyor: her bir Varolan için şu üç yüklemden en az biri zorunludur: unum (birdir), verum (doğrudur), bonum (iyidir). O halde şunu sormamız gerekiyor: bu biçimde ele alındıkta bu önermede geçen hangi yüklem hangi türden Varolan için söz konusu olabilir? Nitekim bu önermede sayılan yüklemlerin tamamını olduğu gibi tüm Varolanlara iliştirmek, önermede ortaya koyulmaya çalışılan ayırımların gözden kaçırılması demeğe geliyor.

…”her bir Varolan ya birdir (unum), ya doğrudur (verum) ya da iyidir/tamdır (bonum/perfectum).” Varolanlar bu üç yüklemden en az birinin altında düşünülmelidir.

Biz ilkin duyumsanan Varolanları ele alalım ve bu önermedeki yüklemlerden hangilerinin ya da hangisinin duyumsananlar (aistheta) denilen Varolanlar için geçerli olabileceğini bulalım. Duyumsanan olarak zihinden ayrı diye düşünülen her bir Varolan birdir ve biriciktir (unum) ve her öteki şeyden farklıdır. Dolayısıyla duyumsanan Varolanlara baktığımda bunların (I) sayıca bir olduklarını ve (II) biricik olduklarını (tüm öteki Varolanlardan farklı olduklarını) yakalıyorum. O halde “unum” (“bir”) yüklemi her şeyden önce zihnin dışında varolduğunu ve zihinde birer temsil ya da tasarımlarının olduğunu yakaladığım Varolanlar için söz konusu. “Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir” derken bu üç yüklemin üçünün tüm Varolanlara gelişigüzel yüklenemeyeceğini, her bir yüklemin temel olarak belli Varolanlar için kullanıldığını belirttiydik. O halde önerme şu biçimde yeniden ifade edilmeli: “her bir Varolan ya birdir (unum), ya doğrudur (verum) ya da iyidir/tamdır (bonum/perfectum).” Varolanlar bu üç yüklemden en az birinin altında düşünülmelidir. “Unum” (birdir) yüklemi ise her şeyden önce duyumsanabilen nesneler (aistheta) için söz konusudur. Bunların her biri sayıca birdir (niceliksel birlik) aynı zamanda biriciktir (tüm öteki nesnelerden farklıdır).

Thomas Aquinas’ın Aristoteles’ten aldığı “ruh bir biçimde Varolanların tamamıdır” yollu savdan hareketle “Quodlibet ens est unum, verum, bonum” (“Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir”) önermesinin ne demeğe geldiğinin izini sürmeye devam edelim. İkincileyin ele almamız gereken Varolanlar, zihnin dışında bir varolmaklığa iye olmayan, ancak ve ancak zihinde varolabilecek olan varolanlar. Bunlara genel olarak “düşünülenler” (noeta) denilebilir. Sözgelimi nelik ifadeleri olarak “eidos”lar. (Yukarıda taşın “eidos”undan söz ederken “eidos” imge anlamında ele alındıydı, burada “eidos” başka bir anlamda kullanılmaktadır. O halde “eidos”un çok anlamlılığına işaret etmek zorunlu.) Şimdi biz her bir Varolan için ya da Varolan diye düşünülebilecek her şey için söz konusu olan ya da Ortaçağ içerisinde söz konusu olduğu düşünülen bu yüklemleri upuygun Varolanlarına iliştirmeğe devam edelim. Duyumsanabilir Varolanlar için kullanılacak “transzendental yüklem” “unum” (nitekim bunların her biri birdir ve biriciktir), ne ki eğer Varolan zihinde bir önerme ise, bir çıkarıma işaret ediyorsa bunun “verum” (doğru) [ya da yanlış] olması gerekir. Demek ki “doğru” yüklemi, zihinde, düşünmeğe ilişkin kimi Varolanlara yükleniyor. Bunlar önermelerdir. Aquinas önermelerin “verum” (doğru) olduğundan bahsediyor [1]. Dolayısıyla, Varolan önermeler olarak ele alndıkta, bunlara yüklenecek olan yüklem “verum” (doğru).

Üçüncüleyin bonum denilen yüklemin hangi Varolan ya da Varolanlara yüklenebileceğine bakacağız. Burada başka bir alana geçiyoruz. Bu alan Etik alan. Ortaçağ içerisinde bu yüklem, diyesim “bonum” (iyi) Aristoteles’te oreksis (iştah)[2] diye adlandırılan yetinin içi ve içeriği için kullanılıyor. Oreksis/Appetitus/İştah eğer belli bir şekilde içerikleniyorsa, belli bir şeye yöneliyorsa onun “iyi (bonum) olduğu söylenir. Bunu Kant’ta kadar götürmek mümkün (Bkz.: guter Wille: iyi isteme yetisi). Demek ki İsteme Yetisinin içeriğinin iyi olması gerekiyor ve “bonum” denilen transzendental Yüklem, Oreksis/Appetitus/İştah ile ilgili ve Etik alanın bir yüklemi. Epistemolojik alanın yüklemi ise biraz önce üzerine konuştuğumuz “verum” (doğru). Ontik alana geldiğim zaman diyesim zihinden ayrı başına varolduğunu düşündüğüm şeyler alanına geldiğimde, bunların transzendental yüklemi ise “unum” (bir). Nitekim bunlar sayıca birdir ve biriciktir. O halde Ortaçağ içerisindeki farklı bakışlardan yalnızca birinden, Thomas Aquinas’ın bakışından hareketle “Quodlibet ens est unum, verum, bonum” (Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir” önermesinin ne demeye gelebileceğini sermiş olduk. Buna göre “unum” (bir) ontik olarak; “verum” (doğru) epistemolojik olarak ya da “mantıksal” (=düşünme ile ilgili) olarak, önermeler ile ilgili olarak; “bonum” (iyi) ise etik alanın bir yüklemi olarak ele alınmış gibi görünüyor. Ne iyidir? Belli bir şekilde içeriklenmiş bir appetitus/iştah iyidir. İçeriği sizi belli bir yapıya götürecek olan iştah iyidir. Ne doğrudur? Çok belli bir şekilde ortaya koyulan bir önerme doğrudur. Peki biricik ya da bir olan ne? Tek tek, ayrı başına varolanlar birdir ve biriciktir. Demek ki Ortaçağ içerisinde bu yüklemler tek tek nesnelerin (varolmaklıkları farklı tarzda olsa bile) yüklemleri gibi ele alınıyor. Kant bize Ortaçağ içerisinde bu yüklemlerin “transzendental” yüklemler olarak ele alındığını söylemekte. Bu sözcük diyesim “transzendental”, “transzendenz” ile birlikte Ortaçağ içerisinde de kullanılmakta. Ne ki Kant’ın bu kavramlar arasında gördüğü ayırım Ortaçağda var değil. Kant şöyle diyor:

“İmdi bu ilkenin kullanımı, sonuçları bakımından (sonuçlar salt totolojik önermeler verdi) pek sefil bir durum ortaya koymuş olsa da -öyle ki şimdilerde o, Metafiziğin içerisine neredeyse yalnızca saygıdan ötürü, alışkanlıkla yerleştiriliyor- yine de bu kadar zaman kendisini korumuş bir düşünce, ne kadar boş görünürse görünsün, köküne ilişkin bir soruşturmayı her zaman hak eder…”

Kant, KrV, B 113

Unum, verum ve bonum yüklemlerine ilişkin, Ortaçağdan günümüze aktarılan ve Thomas Aquinas’ın son derece spesifik bakışından farklı daha genel bir bakış var. Buna göre, bu yüklemler nesneler arasında herhangi bir ayırım gözetilmeden ve alanlar arasında bir ayırım da yapmadan (ontik, epistemolojik, etik) nesnelerin tamamına yüklenebilir. Burada, her bir Varolanın, varolmaklık tarzından bağımsız bir biçimde bir “ens creatum” (yaratılmış olan) olduğu vurgulanmaktadır. Her bir yaratılan, diyesim Tanrı yaratısı olarak her bir şey “birdir, doğrudur, iyidir” denilebilir. Ne ki bu son derece geniş bakış, Kant’ın da belirttiği gibi pek çok saçma sonuç içermekte. Nitekim her bir Varolan bir, doğru ve iyi ise görülenler alanına gidildiğinde açıklanamayacak nice şey karşımıza çıkıyor. Sözgelimi herhangi bir nesnenin, ayrı başına varolan bir nesnenin doğru (verum) olması ne demeye gelir? Önermeler dışındaki öteki varolanlara doğru olmaklık nasıl yüklenebilir? Dahası görülenler alanında iyi (bonum) olmadığı apaçık kimi şeyler de var. Bunları nasıl ele almalı? O halde “Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir” yollu önerme olduğu gibi ontik bir biçimde ele alınırsa, bu üç yüklem zihinden ayrı başına bir varolmaklığa iye olan varolanlara yalınkat yüklenirse, pek çok saçma sonuç ortaya çıkıyor. Ortaçağ Teolojisi içerisinde tek hakikat (veritas) olarak düşünülen Tanrıdan gelen, ondan ötürü varolan şeyler, hakikat olan Tanrıdan pay aldıkları için “doğrudur” (verum) diye düşünülebilir ama yukarıda belirttiğimiz gibi ayrı başına varolan nesnelere “doğru olmak”ın yüklenmesi pek çok dert ortaya koymakta. Yine, iyilik bakımından sınırsız olduğu düşünülen Tanrıdan ötürü varolan şeyler, diyesim onun yarattığı şeylerin, ondan pay aldıkları için iyi (bonum) oldukları söylenilebilir belki ama yine, iyi olmadığını apaçık yakaladığımız pek çok şey var. O halde, bu şekilde ele alındıkta, saçma sonuçlarını kolaylıkla ortaya serebileceğimiz bir önerme olduğunu görüyoruz “Quodlibet ens est unum, verum, bonum”un.

Ne ki saçma sonuçları apaçık olmasına rağmen, Kant bu önermeye yeniden bakmak ve kendi ifadesi ile “yanlış tercüme edilen” (ibid.) bu önermenin aslında tam da ne demeye geldiğini yakalamak istiyor. Bu kadar uzun süre Metafiziğin içerisinde kendisine bir yer bulmuş ve saygı görmüş bir önermeden söz ediyoruz. Bu önerme kolaylıkla bir kenara atılamamış, hatta öyle ki saçma sonuçlarının ayırdında olunduğunda bile kendisine saygı gösterilmiş ve korunmuş. Demek ki bu önermede genel bakışın kaçırdığı bir şey var ve bu önerme “herhangi bir Anlama Yetisi kuralında temel bulabilir” (ibid.) Acaba bu yüklemler tek tek varolanların, “şeylerin transzendental yüklemleri” değil de “genel olarak şeylerin her bilgisinin mantıksal gereklilikleri ve ölçütleri” (B 114) olabilir mi diye soruyor Kant. Bu yüklemler, bir kavramın, bir de-finitio‘nun (tanım) nasıl kurulabileceğini bize veren Kriterium’lar ve bunların kökü Anlama Yetisinde (Verstand). Bu yüklemler bir biçimde Ortaçağ içerisinde ortaya koyulmuş, çoğu zaman da ontik olarak ele alınmış ama yine de bunlar aslında bir şey demeğe geliyor gibi görünüyor diyor Kant. O halde Skolastikler “transzendental” (her bir varolanın varolabilmesinin önkoşulu, olanaklılığının koşulu) olduğunu iddia ettikleri bu yüklemleri ifade etmekle ne yapmağa çalışıyorlardı, Kant ile birlikte buna bakalım. Saçma sonuçları olan bir önerme ortaya koymuş gibi görünüyor olsalar bile bunun arkasında tam da ne demeye çalışıyorlar diye soralım, nitekim bu önermenin dayandığı ve ona göre temellendirilebileceği sıkı bir alan olabilir. Kant’a göre önermeyi upuygun kavrayabilmek için yapmamız gereken ilk şey bu önermeyi ontik alandan epistemolojik alana taşımak [3]. Buna göre bu kavramlar (unum, verum, bonum) nesnelere yüklenen kavramlar olarak değil, nesnelerin kavramlarının kurulmasının ölçütü olarak ele alınmalı. Nesnenin kavramını kurmak için benim Anlama Yetisinin (Verstand) kurallılığından hareketle, Anlama Yetisinin kurallılığı ile örtüşecek biçimde iş görmem gerekiyor. Ortaçağda bu kavramları dile getirirken yapılan iş de Kant’a göre Anlama Yetisinin kurallılığını örtük olarak ve el yordamı ile ifade etmeğe çalışmaktan başka bir şey değildi. Ne ki Ortaçağ içerisinde bu önermenin işaret ettiği alan upuygun değildi. Dahası bu kavramlar eğer şeylere yüklenecek “transzendental yüklemler” olarak ele alınabilseydi bunlara Kategoriler demek zorunlu olacaktı. Nitekim Varolanların nesne olarak düşünülebilmesinin olanaklılığının koşulunu bize Kategoriler verir. Bundan ötürü onlara “transzendental yüklemler” diyoruz. Halbuki Kant’a göre biz Kategorilerin sayısını bu biçimde arttıramayız. Bir şeyin nesne olarak düşünülmesinin ön koşulu da ne niceliksel “birlik”tir (unum), ne doğru olmasıdır (verum) ne de iyi olmasıdır (bonum). Nesnelerin hem de genel olarak (überhaupt) nesnelerin değil, yalnızca Görünüşler (Erscheinungen) olarak nesnelerin transzendental yüklemleri ise Kategorilerdir. Ne ki genel olarak nesnelerin yani bizim için duyumsanması söz konusu olamayacak nesnelerin, bizim için görüsü kurulamayacak nesnelerin yüklemleri Kategoriler değildir. Kategoriler görüler dışında geçerli ve kullanılabilir değildir. Kategorilerin kullanım alanı sadece ve sadece Görünüşler (Erscheinungen) alanı ile sınırlıdır. Kant aslında bu kısımda bunu bir kenara koyarak hareket etmeğe çalışıyor çünkü nesnelerin kendileri (Dinge an sich) ve Görünüşler arasında Kant’ın yaptığı gibi bir ayırım, Ortaçağ içerisinde var değil. Genel olarak nesnelerin transzendental, a priori yüklemleri olarak şu üç kavramın diyesim unum (bir), verum (doğru) ve bonum (iyi) kavramlarının Ortaçağ içerisinde sayıldığı söylüyor Kant bize. Bu üç kavram bir önerme içerisinde ifade ediliyor. Bu önermeyi şöyle açmak mümkün: “Ne varsa, hangi varolandan söz ediyor olursak olalım, bu varolanın bir olduğu, doğru olduğu ve iyi olduğu söylenmeli.” Ne ki bu önermenin pek çok saçma sonucu var. Yine de Kant bu önermenin ne gibi bir doğruluğa işaret ettiğini bulmağa ve önermeyi upuygun alanına çekmeğe çalışıyor. Bu nasıl olacak? İlkin yapmamız gereken şu: bu önerme içerisinde ifade edilen yüklemleri şeylerin, nesnelerin (şeylerin kendilerinin ya da Görünüşler olarak nesnelerin) yüklemleri olarak ele almayalım, bu sayılan kavramları bilginin kurulmasında düşünmenin gerektirdiği birtakım ölçütler (Kriterien) olarak ele alalım. Bir kavramın, bir definitio‘nun (=tanım) nasıl kurulması gerektiğini gösteriyor bize şu üç kavram: Einheit (Birlik), Wahrheit (Doğruluk) ve Vollständigkeit (Tamlık)[4] [5].

Einheit (Birlik)

O halde ilkin “Birlik“ten (Einheit) başlayalım. Nesnelerin kavramları için söz konusu olan bu yüklemlerden hareketle bir tanımın nasıl kurulduğuna bakacağız. Üzerine konuştuğunuz nesne her ne ise, bu nesnenin kavramının tam da bu nesneden hareketle sınırlandırılıyor olması gerekir. Bir tanım ortaya koyarken, hangi nesne üzerine konuşuyorsak, nesnemizin kavramı sadece ve sadece bu nesneyi imlemeli. Bir nesne üzerine konuşurken, öteki nesneleri ve bu öteki nesnelerin özelliklerini de hesaba katacak biçimde konuşamayız. Tam da o nesneyi o nesne kılan şeyler neler ise, bizim definitio‘muzun (=tanım) ve Begriff‘imizin (=kavram) içerisinde bunlar olmalı. Başka bir nesneye -tam da o nesnenin yapısını kuran özellikler göz önünde bulundurulduğunda- ait ne varsa benim o nesneye ilişkin kavramımın içerisinde olmamalı. Benim şu biricik nesneye ilişkin kavramımın, nesnenin öteki nesnelerden onlar aracılığıyla ayrılacağı özellikleri (Merkmale) içeren bir kavram olması gerek. Demek ki kavramımın bir conceptus vagus (=muğlak kavram) olmaması gerekiyor. Muğlak kavram şu demek: bir kavram altında düşünülebilecek belli özelliklere iye olan nesnelere değil de çok farklı özelliklere iye olan nesnelere, sanki bu farklı özellikler farklı değilmiş gibi işaret eden kavram; ya da bir kavramın bütünlüğünü ihlal eder tarzda, farklı özelliklere iye olan nesnelere gönderide bulunan kavram. Kurduğumuz kavramın bu türden bir kavram olmaması gerekiyor. Kavramın hangi nesne üzerine konuşuyorsak sadece onun özelliklerini içermesi lazım. Kant bunu Einheit (Birlik) olarak ifade ediyor. Bu ne demek? Tam da şu: Kavramın bir Bewußtsein[6] içerisinde düşünülmesi gerekiyor. Bir kavramı bir Bewußtsein içerisinde yakalamak, kavramı bütünlüklü olarak, biricik olarak belirlemek demeğe geliyor. Kavramın ya da genel olarak bir tasarımın, bir Repraesentatio‘nun bir Bewußtsein içerisinde tutulması, bir Bewußtsein‘a getirilmesi, ona bir biriciklik yüklenmesi demeye gelir. Dolayısıyla burada söz konusu edilen şey: tasarımın bütünübir biçimde toparlanması ve ona biriciklik yüklenmesi. O halde bir kavramın her şeyden önce bir Birliğinin (Einheit) olması gerekiyor. Kavramdaki Birlik, kavramın içerisinden çıkartılacak tanımın, kavram tam da neyin kavramı ise onunla ilgili olması, kavram neyin kavramı ise o nesneye gönderide bulunması ve başka türden nesnelere gönderide bulunmaması demektir. Demek ki Einheit (Birlik) bir nesnenin kendisinin transzendental yüklemi değil, nesnenin kavramının yüklemidir. Bu, kavramda bir Bewußtsein ve belli türden bütünlük arama işidir. Kavram sadece hangi nesne ile ilgili ise o nesnenin özelliklerini içermeli ve başka bir nesneye gönderide bulunmamalı. Yani kavramın sınırlarının belli olması gerekiyor.

Wahrheit (Doğruluk)

İkincileyin, bu kavramı biraz deşmeğe başladığımızda, bu kavramın üzerine düşünmeğe başladığımızda, bu kavramdan harekete doğru sonuçlar ortaya çıkıyorsa (bu kavramın sonucu (Folge) olan önermeler doğru ise) ve bu kavramdan hareketle kurduğunuz pek çok doğru önerme varsa kavrama ilişkin bir doğruluk (Wahrheit) yakalamış oluyoruz. Doğruluk, kavramdan hareketle ortaya koyduğumuz önermelerin doğruluğudur; Birlik (Unitas) içeren yani çok belli türden nesnelere gönderide bulunan bir kavram ele alındığında, bu kavramın sonucu diye düşünülen diyesim bu kavramdan hareketle ortaya koyulabilen önermelerin doğruluğudur. Demek ki doğru olan (verum), kavramdan hareketle ortaya koyulan önermeler ile ilgili. Bu önermelerin kavramdan hareketle birer sonuç önermesi olarak kurulumu, kavramı doğrudan analysis‘e tabi tutmanız ve kavramın içerisindeki çok katlılığı sermeniz demeğe gelmiyor. Burada, Kant’ın deyişi ile kavramı bir “Büyüklük” (Größe) olarak ele almıyoruz. Kavramı bir “Büyüklük” olarak ele aldığımızda, kavramın içerisindeki özelliklerden söz ediyor olacaktık. Kavramın içerisindeki özellikler, kavramın içerisindeki kavramlar (yani kavramın içerisindeki çok katlılık) analysis ile dışarı çıkartılabilir. Halbuki burada Doğruluktan anladığımız, kavramın birliğinden ve sınırlılığından hareketle bu kavram üzerine düşünüldüğünde, ortaya koyulan sonuç önermeleri ve bu önermelerin hep doğru olduğunun çıkartılması işidir. O halde doğruluk (Wahrheit), kavramdan hareketle ortaya koyulan sonuçlarla ilgilidir. Peki bu bizim ne işimize yarıyor? Eğer bir birlik, sınırlılık imleyen kavramdan hareketle ortaya koyduğumuz önermeler doğru ise biz bu kavramın objektive Realität‘i (nesneye ilişkin gerçeklik) olduğunu söyleyebiliriz. Bu şu demeye gelir: kavramımız haklılıkla kullanılabilecek bir kavramdır; dahası böyle bir nesnenin olduğundan bahsedebiliriz. Kavramdan hareketle, böyle bir nesnenin olanaklı bir nesne olduğunu hatta etkinlikle de varolabilecek bir nesne olduğunu bu yolla söyleyebiliriz. Nitekim bu kavramdan hareketle ortaya koyduğumuz sonuçlar bir çelişki içermemektedir. Kavramın sınırlılığından hareketle ortaya koyduğumuz sonuçlar (Folge) doğru ise, bu kavram, düşünülemez bir şeye (res) sözgelimi bir nihil negativum‘a/ Unding‘e/ non-res‘e işaret etmemektedir. Peki hangi kavram Kant’a göre bir nihil negativum/Unding/non res olabilir? Örneğin Newton’un mutlak anlamda varolan uzayı (absolute space). Newton’un kullandığı bu kavrama baktığımızda, bu kavramda ilkin bir Birlik (Einheit) var gibi görünüyor. Devam edip bu kavramın sonuçlarına yani bu kavramın içerisindeki tanım ifadesinin bizi ne gibi sonuçlara götürdüğüne baktığımızda ise şunu göreceğiz: Burada sözü edilen, yer kaplayan şeylerin yer kaplayabilmeleri için varolması gereken, kendi başına, mutlak anlamda varolan ne ki duyumsamaya çarpmayan bir uzay tasarımı. Varolmaklığı zihne bağlı olmayan, ayrı başına varolabilen ama duyumsama yetisini etkilemeyen bir uzay tasarımı son derece problemli. O halde, “mutlak anlamda varolan uzay” kavramından hareketle ortaya koyduğumuz sonuç önermeleri kimi çelişkiler içermekte. Bu definitio‘dan (tanım) hareketle bir çelişki yakalıyorsak bu şu demeye gelir: bu tanımı içeren kavram kabul edilemeyecek bir kavramdır ve bu kavramın bir objektive Realität‘i (nesne özgü bir gerçeklik) yoktur. Bu yalınkat şu demeye gelir: böyle bir nesnenin olduğunu, böyle bir res‘in olduğunu söyleyemem. Demek ki bütünlüklü bir biçimde kurduğunuz, Birlik içeren bir kavrama ilişkin bir definito ortaya koyduktan sonra, bu tanımın bizi götürdüğü sonuç önermelerine baktığımızda, bu kavramın objektive Realität‘e (nesneye özgü bir gerçeklik) iye olup olmadığını göreceğiz. Yani bu kavram altında düşünülebilecek bir nesne hakikaten var mı, bunu göreceğiz. Newton’un mutlak uzay kavramından hareketle ortaya koyduğumuz sonuç önermeleri bize şunu gösteriyor: bu kavramın objektive Realität‘i yok; böyle bir nesne var değil, dolayısıyla bu bir non-res (olmayan bir şey).

Demek ki biz şu üç kavramla diyesim Birlik, Doğruluk ve Tamlık ile bir tanımın (definito) nasıl ortaya koyulabileceğini gösteren bilgi ölçütlerinden (Erkenntniskriterium) söz ediyoruz. İkinci kavram yani Doğruluk (Wahrheit) üzerine ayrıntıda konuştuk. Şimdi Tamlık’a (Vollständigkeit) geçelim.

Tamlık (Vollständigkeit)

Bir tanım (definitio) oluşturduktan sonra, diyesim bir kavram ortaya koyduktan sonra, bu kavramdan hareketle düşünülebilecek olan sonuç önermelerini sınama işinin Doğruluk (Wahrheit) ile ilişkili olduğunu; ortaya çıkan bu sonuç önermelerine doğru ya da yanlış denildiğini, dahası bu önermelerin kavramın upuygunluğunu da sınamaya yaradığını yukarıda belirttik. Bu işi yaparken diyesim bir kavramdan hareketle sonuç önermeleri ortaya koyarken göz önünde bulundurmamız gereken başka bir şey daha var: bu kavramın peşi sıra diye düşünülen doğru sonuç önermelerini ayrıntıda sermek. Nitekim bu doğru önermelerin bir alanı (Umfang) var ve bu alanın tam (perfectum) doldurulmuş olması gerekiyor, yani bu kavramdan hareketle ortaya çıkan sonuç önermelerinin bütünlüklü bir şekilde, tam olarak (perfectum/teleion) ortaya koyulması lazım. İmdi biz bu tamlığın etkinlik halinde olduğunu nasıl yakalayabiliriz? Hangi aşamada ve ne zaman bir kavramdan hareketle ortaya koyduğumuz sonuç önermeleri bir tamlığa erişir? Dahası biz ortaya koyduğumuz önermenin bu kavramla ilişkili olup olmadığını nasıl anlayacağız? Yanıt: Ortaya koyduğumuz sonuç önermeleri, olduğu gibi kavramın sınırlılığı ve Birliği (Einheit) ile örtüştüğünde. Demek ki bu sonuç önermelerinin izi sürüldükte kökü kavramda bulunmalı. Kavramdan hareketle düşündüğümüz, açtığımız, synthetik olarak serdiğimiz tüm sonuçlar öyle bir niceliğe erişmeli ki bu kavramdan hareketle ortaya koyulabilecek tüm doğru sonuçlar eksiksiz serilmeli. Dahası bu sonuç önermelerinin temeli (Grund) hep kavramın kendisi olacak. Kavramın sınırlılığının ihlal edilmemesi gerek. Kavramın Birliği (Einheit) ve biricikliği bir temel (Grund) olarak, kavramdan hareketle ortaya koyabileceğimiz sonuç önermelerinin olanaklı alanını verecek ve bu alanın ne kadar geniş olması gerektiğine işaret edecek.

Aristoteles ile Kant: apodeiksis (tanıtlama), ti estin (nedir); Einheit (Birlik), Wahrheit (Doğruluk), Vollständigkeit (Tamlık)

Bu üç kavramı (unum, verum, bonum/perfectum) Kant’ın nasıl ele aldığına ayrıntıda baktık. “Her bir Varolan birdir, doğrudur, iyidir.” önermesindeki bu kavramları, ayrı başına varolan bir şey (res) yerine bir kavrama yükleyelim, düşünülen bir şeye yükleyelim derken yaptığı iş aslında Ortaçağ düşünmesini felsefece “kurtarmak” işi gibi görünüyor. Ortaçağda yapılan işi bir kenara atmak, hemencecik “çürütmek” yerine bu işin temelinde nasıl bir doğruluk olabileceğine bakıyor Kant. Bu üç kavramı bilgi ölçütü olarak ele aldığında ve bir kavramın kurulması sürecinin uğraklarını bunlardan hareketle gösterdiğinde aslında Antikçağca bir yapıyor. Nasıl? Aristoteles’in episteme‘nin nasıl kurulduğuna ilişkin açıklamalarına bakarsak ya da bir episteme‘yi nasıl kurduğuna bakarsak bu benzerliği yakalayacağız. Buna göre, Kant’ın bir definito‘nun (tanım önermesi), bir kavram içeriğinin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin savları, Aristoteles’in ti estin‘den (nedir) hareketle apodeiksis ile episteme‘nin nasıl kurulacağına ilişkin ortaya koyduğu savları ile bir paralellik içerisinde görünmektedir. Bu iki düşünür diyesim Aristoteles ile Kant, birbirlerinden bu bakımdan habersiz olsalar bile ortak bir zemin üzerinde durmaktalar.

Aristoteles şuna işaret ediyor: Bir felsefece araştırmada genel kanılar dialektike denilen methodos ile sınandıktan sonra kendisinden hareketle iş göreceğimiz bir tanım önermesine ihtiyaç var. Aristoteles’in hemen her yapıtında bu tarzda iş gördüğünü söyleyebiliriz. Bunlardan bir tanesi burada tartıştığımız şeyi açık kılmada yardımcı olabilir: sözgelimi “Ruh Üzerine” başlıklı yapıtta yürüttüğü soruşturma. Bu soruşturmaya giriştiğinde ilkin kendisinden önce gelen düşünürlerin ruha ilişkin savlarını enine boyuna sınıyor (dialektikte) ve bu sonuç önermelerinin arka planında, kendi soruşturmasına katmağa değer doğru öncüller ya da üzerine basabileceği kimi doğru önermeler var mı diye bakıyor. Aristoteles’ten önce gelen düşünürlerin bu savlarında yanlış önermeler olduğu gibi, bu sonuç önermelerinin arka planında doğru temel önermeler de var. Bunlardan hareketle Aristoteles Ruh Üzerine adlı yapıtının ikinci kitabının hemen ilk kısmında bize Ruh’un tanımını veriyor. Araştırmasının hemen başında ruhun “ti estin”ini (nedir) ortaya koyuyor. Ruhun tanımı/definitio‘su/ti estin‘i şu: “Ruh, araç olan kısımlara iye olan, olanak halinde canlılığa iye olan bir doğal nesnenin ilk tamamlanmasıdır (prote entelekheia).” (412a 28 vd.) Ne ki Aristoteles bize ruhun tanımını, bu tanım ifadesini verdiğinde daha soruşturmasının başındadır ve bizim için ruhun ne olduğu henüz hiçbir biçimde açık değildir. Demek ki tanım (definitio) oluşturmak ya da us ile “ti estin”i vermek “teknik” bir iştir. Tanım bir kere oluşturulduğunda, araştırma asıl anlamda tekrar başlar ve bu “ti estin”den (nedir) hareketle apodeiksis (tanıtlama) denilen methodos ile bu tanım önermesinin peşi sıra gelen önermeler serilir. Aristoteles bunlara symbebekota (ilinekler) diyordu. İlinek burada şu demek: bir şeyin peşi sıra gelen şey. Burada ilinekler olarak doğru önermeler, bir tanım ifadesinin peşi sıra geliyorlar. Ancak bu tarzda, ruha ilişkin episteme ortaya koyulabilir. Tanım vermek bir şeye ilişkin sapasağlam bilgi kurmak demeğe gelmez, bir definitio ile, ti estin ile kişi bir şeyin ne olduğunu sıkı biçimde kavramaz. Ruhun ne olduğuna ilişkin episteme, Aristoteles’in Ruh Üzerine adlı yapıtının ikinci kitabının hemen başında, ruhun tanımını bize verdiğinde kurulmuş olmuyor. Böyle olsaydı yapıtın burada sonlanması gerekirdi. Ne ki böyle yapmıyor, aksine şimdi bu tanımın üzerine başkaca gidelim, tanımın her bir kısmına yeniden bakalım, bu tanımın içerisindeki her bir uğrağın diyesim her bir kavramın bana düşündürdüğü şeyleri ortaya koyalım diyor. Tıpkı Kant’ın da işaret ettiği gibi Doğruluk (Wahrheit) da ancak ve ancak böyle ortaya koyulabilir; episteme ancak böyle ortaya koyulabilir.

5743. Bir şeyin bilgisi için şunlar gerekli: 1. Kavramda (nesnede) birlik, öyle ki kavram belli bir nesneden başka öteki nesneleri tasarlamamalı. Conceptus vagus (muğlak kavram). Geri kalan her şeyden ayrılma. 2. Bu birliğin belirlemesi olarak bir ayırdına varmada bir araya getirilmiş Çokluk ya da Doğruluk. 3. Birlik aracılığıyla belirlenen Çokluk olarak Tümlük, ya da Tamlık.” Kant, El Yazmaları, 5743.

Nitekim episteme, apodeiktik bir heksis‘tir; apodeiksis ile kurulan bir yapıdır. Bu şu demeğe geliyor: Bir “nedir” ifadesinden hareketle kurulan ayrıntılı bir yapı. Dolayısıyla ruhun ne olduğunu sıkı biçimde kavramak isteyen kişi için ruha ilişkin tanım asla yeterli olmayacaktır. Ruhun ne olduğu konusunda sağlam bir yerde araştırmasını sonlandırmak isteyen (epi-stenai) yani episteme kurmak isteyen kişi, Ruhun bu tanımından hareketle (-apo), bu tanımın peşi sıra gelen doğru önermeleri de apaçık sermesi, göstermesi (-deiknymi) gerekir. Ne zaman ki bu önermeler belli bir niceliğe ulaşır ve soruşturmayı yürüten kişi artık bu kavrama ilişkin ortaya serilebilecek savları tüketir, o zaman soruşturma tamamlanır, tam olur (teleion) bir tamlığa (Vollkommenheit) erişir. Apodeiksis‘in nerede son bulacağı ve bir felsefece soruşturmanın sınırının nerede çekileceği, ancak ve ancak bir de-finitio‘dan hareketle yakalanabilir. Tanım (definitio, ti estin) neliği gereği “sınır çizer”. Tanımlama işi bir sınır çizme işidir. Tanımın çizdiği sınır yalnızca kavramın içeriğine ilişkin bir sınır değildir, tanım ifadesi kendisinin peşi sıra gelebilecek tüm doğru önermelere de bir sınır çizer; dahası bir felsefece soruşturmanın sınırlarını da kök biçimiyle bir definitio/ti estin‘de buluruz. Definitio/ti estin (tanım) felsefece bir son değil bir başlangıçtır. Bir definitio‘dan/ti estin’den hareketle ortaya koyduğum sonuçlar synthesis ile ya da apodeiksis ile ortaya koyulur. Bu şu demek: Kavram kendi içerisindeki temel tanım ifadesinde, olanak halinde, pek çok yeni bilgi taşır. Ne zaman ki bir felsefeci tanımı upuygun kurar ve üzerine felsefece yeniden gider, diyeceğim bu tanımın tam da ne demeğe geldiğini ve bundan hareketle neler söylenebileceğini düşünmeğe çalışır, o zaman felsefe soruşturmasında bir tamlığa (Vollkommenheit) erişmenin ilk ışığı onun için yanmış olur.

Dolayısıyla bu yüklemler (unum, verum, bonum/perfectum) nesnelerin transzendental yüklemleri değildir. Bunlar bize bilginin nasıl kurulacağını, bir kavramdan hareketle bilginin nasıl oluşturulacağını gösteren Kriterium‘lardır. Demek ki bu kavramlar bize düşünmede nasıl ilerlenebileceğini gösteriyor. Kant da bunların “logisch” (“mantıksal”=düşünmeğe ilişkin) olduklarını ve Anlama Yetisinin bir kurallığına işaret ettiklerini söylüyor (B 114).

Burada son olarak şunu söylemek mümkün: Ortaçağın yaptığı iş Antikçağın yaptığı işi ne kadar “rayından çıkartırsa çıkartsın” bir başka yüzyılda, bir başka Geist geliyor ve Felsefenin içerisinde kalarak, yapılan işi yeniden felsefece kılabiliyor. Bu da müthiş bir şey gibi görünüyor!


[1] Bkz. Thomas Aquinas, De Veritate 1. Aristoteles de “to on hos alethes kai pseudos”: doğru olan ve yanlış olandan söz ediyor ama bunların “transzendental yüklemler” olduğunu söylemiyordu. Ne ki önermelerin de birer varolan (to on/ens) olduğu yollu savın kökü Aristoteles’te aranmalı.

[2] Bu kavramın Ortaçağda ve 17. & 18. yüzyıldaki kullanımları: appetitus, Begehrungsvermögen.

[3] “Ontik” Kant’ın değil, Heidegger’in kullandığı bir kavram ne ki biz burada Kant’ın yaptığı işi anlamağa çalışırken bu kavramı kullandık.

[4] Kant burada bonum sözcüğü yerine bu sözcüğün çok belli bir anlamından hareketle perfectum sözcüğünü kullanıyor.

[5] Kant’ın kavramları “ontik” alandan epistemolojik alana taşırken bunları artık birer sıfat olarak değil Substantiv olarak kullandığını görüyoruz. Nitekim kendisi de “pek çok sözcüğün tekil olarak kullanıldığında, çoğul kullanımındakinden farklı bir anlama iye olduğunu; tekil kullanımda biçimsel (formaler), çoğul kullanımda ise içerikli (materialer) anlamda kullanıldığını” söylüyor ve ekliyor: “Bu sözcükler Birlik (Einheit), Tamlık (Vollkommenheit), Doğruluk (Wahrheit) ve Olanaklılık’tır (Möglichkeit)… “Birlik, tekil olarak kullanıldıkta niteliksel, çoğul olarak kullanıldıkta nicelikseldir…” Doğruluklar, “doğru önermelerdir”, Doğruluk ise “bizim nesneye ilişkin bilgimizin nesne ile örtüşmesidir”. Ayrıntı için bkz.: Acht kleine Aufsätze, 7: Über formale u. materiale Bedeutung einiger Worte (VIII 171 f.)

[6] Bu kavram Türkçe’de çoklukla -talihsiz biçimde- “Bilinç” olarak karşılanmakta. Leibniz’in kullandığı “l’apperception” kavramını Kant da Almancada kimileyin Apperzeption olarak kimileyin ise Bewußtsein olarak kullanıyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s